Niğde’yi bir açık hava müzesine benzetebiliriz. Şehrin dört yanında binlerce yıllık tarihimizin yansımalarını görmek mümkündür. Fakat Niğde’nin güzelliği yalnızca eski yapılarda değildir. Bazen bir duvarda, bazen bir kapı tokmağında, bazen bir çeşmenin suyunda, bazen de yılların yorgunluğunu taşıyan bir evin penceresinde çıkar karşımıza.
Şöyle bir dolaşıp Niğde’mizi temaşa ettiğimizde ne kadar güzel sürprizlerin bizi beklediğini görürüz. Esasında Niğde, bütün bu zenginliğine rağmen henüz tam anlamıyla keşfedilmemiş bir şehirdir. Tarih burada kendisini bağırarak değil, sessizce gösterir. Biraz dikkat etmek, biraz yavaşlamak gerekir.
Niğde Kalesi’ne çıktığımızda bunu daha iyi anlarız. Kalenin taşlarına baktığımızda yüzlerce yıldır burada olmanın ve büyük bir tarihe şahitlik etmenin verdiği vakarı, heybeti görürüz. O taşların kim bilir kaç insanın gelip geçişine şahit olduğunu düşünürüz. Kaç çocuk büyümüş, kaç insan ihtiyarlamış, kaç düğün yapılmış, kaç cenaze kaldırılmıştır bu şehrin sokaklarından. Kalenin dış surları zaman içerisinde yok olmuş. Bugün ayakta kalan iç burçları ise hâlâ şehrin üzerinde bir nöbetçi gibi duruyor. Selçukluların Anadolu’nun bağrına attıkları bir imza gibi...
Kalenin bize vereceği şey yalnızca güzel bir manzara değildir. Buradan şehre baktığınızda geçmişle bugün yan yana durur. Aşağıda hayat bütün hızıyla devam ederken yukarıda asırlar sessizce bekler. Ağaçların kolları sanki dünü, bugünü ve yarını aynı anda kucaklar. Ramazan ayında iftar saatinde atılan topun sesi buradan yükselir. Şanlı bayrağımızın dalgalanışını buradan seyretmenin ayrı bir gururu vardır. Saat kulesinin üzerinden bulutların Niğde göklerinde dağılışını seyretmek ise yazılmamış bir şiiri okumak gibidir.
Kaleden aşağıya doğru yürüdüğümüzde Alâeddin Camii çıkar karşımıza. Burada havada titreşen, insanın içine işleyen bir manevi atmosfer vardır. Selçuklu hükümdarı Alâeddin Keykubat döneminden bugüne ulaşan bu eser, şehrin ortasında asırlardır aynı sükûnetle durmaktadır. Sabah güneşi doğarken kapı portalına düşen ışıkta saçları örgülü bir kızın siluetini görürüz. Taşın içine işlenmiş bir hikâyenin, güneşle birlikte yeniden ortaya çıkmasıdır bu.
Eğer Niğde’ye geldiyseniz Hatıroğlu Çeşmesi’nden bir avuç su içmeden geçmeyin. Eski evlerin önünden yürüyün. Kapılara, pencerelere, taş duvarlara bakın. Sonra bir yerde durup bütün Niğde’yi bir tablo gibi seyredin. Çünkü bazı şehirler arabayla gezilmez. Yürümek gerekir.
Cullaz Sokak’a girdiğinizde zamanın biraz yavaşladığını hissedersiniz. Mescidiyle, çeşmesiyle, eski evleriyle burası eski bir Osmanlı mahallesini andırır. Küçük bir mescit, mahalle çeşmesi ve hayatın hâlâ izlerini taşıyan eski konaklar... Cullaz Sokak, bugün büyük ölçüde kaybettiğimiz mahalle kültürünün hatırasını yaşatır. İnsan burada birkaç adım attığında başka bir zamana geçmiş gibi olur. Bir evin kapısı açılacak, çeşmenin başından bir kadın su doldurarak geçecek, çocuklar sokağın başında oynayacakmış hissine kapılırsınız. Şehir dediğimiz biraz da budur. İnsanların birbirini tanıdığı, kapıların birbirine baktığı, çeşmenin yalnızca su değil, muhabbet de taşıdığı zamanlar...
Torbalı Camii’nin tarihî minaresi Bekir Ballı Yokuşu’na manevi bir hava katar. Hanım Camii ise eski zahire pazarının yanında âdeta bir manevi santral gibi durur. İstanbul’un fethinden bir yıl önce yapılmış olan bu cami, aradan geçen bunca zamana rağmen taptaze bir ruh ve dipdiri taşlarla ruhumuzun kıblesini göstermeye devam eder. Bir caminin yaşını yalnızca yapıldığı tarihten hesaplamamak gerekir. O caminin içinde kılınan namazlar, edilen dualar, secdeye varan başlar, ellerini semaya açan insanlar da onun tarihidir.
Dumlupınar İlkokulu’nun tarih kokan atmosferinden Sungurbey Camii ve Bedesten’e doğru yürüdüğümüzde kendimizi bir rüyanın içerisinde hissederiz. Sungurbey Camii’nin ahşap işlemeleri sanatın en ince noktalarından birinde durmaktadır. Taşların kalbine işlenen desenler, yüzyıllar önce yaşayan ustaların sabrını ve zarafetini bugüne taşır. Bir taşın üzerinde saatlerce çalışan insanı düşünürsünüz. O taş bugün konuşmaz. Ama bakmasını bilirseniz çok şey anlatır.
Bedesten ise şehrin ticaret hafızasını taşıyan önemli mekânlardan biridir.
Perşembe Pazarı’ndan Kığılı Camii’ne doğru ilerlediğimizde caminin duvarlarındaki kuş evleri dikkatimizi çeker. İnsanın burada durup düşünmesi gerekir. Atalarımız kuşların bile yuvasını düşünmüşler. Bugün çoğu zaman kendimizden başkasını düşünmeye fırsat bulamazken, onlar yaptıkları binaların duvarında kuşlara yer açmışlar. Taşa yuva yapmışlar. Merhameti mimariye işlemişler. Bir medeniyetin büyüklüğünü bazen yaptığı saraylardan değil, kuşlara ayırdığı yerden anlamak gerekir.
Akmedrese’ye doğru geçtiğimizde karşımıza taş işçiliğinin zirveye ulaştığı bir eser çıkar. Karamanoğulları döneminde yapılmış olan bu medresenin mimarisi ve taş süslemeleri gerçekten görülmeye değerdir. Yıllarca müze olarak da kullanılan Akmedrese, bir dönem Topkapı Sarayı’ndan getirilen kutsal emanetlere de ev sahipliği yapmıştır. Düşünsenize... Asırlar önce yapılmış taşların arasında bir zamanlar kutsal emanetler muhafaza edilmiş. Evet, taşların da hafızası vardır. Biz yalnızca bakarız. Onlar ise hatırlar.
Dışarı Camii’ne doğru ilerlediğimizde şehrin en merkezi camilerinden birine ulaşırız. Vakit namazlarının çoğunda dolan bu cami, Niğde’nin hâlâ yaşayan mekânlarından biridir. Eskiden cenazeler buradan kaldırılırken bugün Fatih Sultan Mehmet Camii bu vazifeyi üstleniyor. Ama Dışarı Camii artık adının aksine dışarıda değildir. Şehrin tam kalbindedir. Çünkü şehirler büyür, yollar değişir, mahalleler genişler. Fakat bazı yapılar vardır ki şehrin kendisiyle birlikte büyür. İnsanlar değişir ama onların hatırası kalır.
Hüdavend Hatun Türbesi ise şehrin ortasında bir gözbebeği gibi durmaktadır. Taş işçiliği, süslemeleri ve mimarisiyle Anadolu Selçuklu sanatının en güzel örneklerinden biridir. Buraya gelip de hayran olmadan gitmek kolay değildir. Bir prenses adına yapılmış bu türbenin taşlarında, yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan ince bir sanat anlayışı vardır.
Niğde’nin merkezinden biraz uzaklaştığımızda Gümüşler Manastırı çıkar karşımıza. Kapadokya bölgesinin en güzel tarihî mekânlarından biri olan Gümüşler, kayaların içine saklanmış başka bir dünya gibidir. Buradaki freskler, yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan sessiz bir anlatıdır. Gülen Meryem Ana tasviri ise burayı daha da özel hâle getirir. Niğde’nin güzelliği de biraz böyle değil midir? Bazen en kıymetli şeylerini hemen göstermez. Biraz saklar. Biraz bekletir. Sonra hiç ummadığınız bir yerde karşınıza çıkarır.
Bor Caddesi’nden yürüdüğümüzde ise şehrin başka bir yüzüyle karşılaşırız. Sel gibi akan insan kalabalığına karışırız. Sağlı sollu dükkânlar, gelip geçen insanlar, konuşmalar, telaşlar... Hayat burada bütün hızıyla akar. Sonra birden Derbent Mezarlığı çıkar karşımıza. Bir tarafta hayatın telaşı, diğer tarafta ebedî bir suskunluk... Burada ölmüşlerimiz için Fatihalar okuruz.
Belki de şehirlerin en büyük hakikati budur. Hayatla ölüm aynı yolun iki tarafında durur. Bir tarafta insanlar işe yetişir. Bir tarafta insanlar sonsuzluğa uğurlanmıştır. Bir tarafta çocukların sesi vardır. Bir tarafta sessizlik...
Bütün bunları düşündüğümüzde Niğde’nin aslında büyük bir tarih kitabı olduğunu anlarız. Fakat bu kitabın sayfaları kâğıttan değildir. Taştandır. Ahşaptandır. Topraktandır. Sokaklardan ve insanlardan yapılmıştır.
Bu kitabı okumak için bazen bir müzeye girmek gerekmez. Bir sokağa girmeniz yeterlidir. Bir çeşmenin başında durun. Bir caminin kapısına bakın. Bir eski evin penceresini seyredin. Bir mezarlığın sessizliğinde biraz bekleyin. Sonra başınızı kaldırıp Niğde gökyüzüne bakın. Şehrin size anlatacakları vardır.
Niğde’de Selçuklu vardır. Karamanoğlu vardır. Osmanlı vardır. Cumhuriyet vardır. Atalarımızın ayak izleri vardır. Dualar vardır. Ağıtlar vardır. Düğünler vardır. Çocukluklarımız vardır. Ve bütün bunların üzerinde, zamana rağmen hâlâ ayakta duran bir şehir vardır.
Niğde’nin bağrında binlerce yıllık bir tarih saklıdır. Bizim yapmamız gereken, bu tarihi yalnızca korumak değil, onu yeniden hatırlamaktır. Çünkü şehirler yalnızca binalardan meydana gelmez.
Şehirlerin de bir ruhu vardır. Hafızası vardır. Hüznü vardır. Sevinci vardır. Ve Niğde’nin ruhu, taşların arasından hâlâ bize seslenmektedir.
Belki de bu yüzden Niğde’yi görmek, yalnızca bir şehri görmek değildir. Bir medeniyetin izlerini sürmektir. Geçmişle bugün arasında yürümektir. Kendi hikâyemizin eski sayfalarına dokunmaktır.
Sıcak kaplıcalardan soğuk zirvelere, bereketli ovalardan tarihî sokaklara, kalenin heybetinden eski mahallelerin sükûnetine kadar Niğde bizi beklemektedir.
Tüm yurttaşlarımızı Niğde’ye bekliyoruz.
Bir gün yolunuz düşerse acele etmeyin. Şehri biraz yürüyün. Biraz dinleyin. Biraz seyredin.
Göreceksiniz...
Niğde size kendisini anlatacaktır.
Mehmet Baş
ASAYİŞ
SİYASET
SAĞLIK
GÜNCEL
TEKNOLOJİ
SPOR
YAŞAM
Niğde Temaşası
Mehmet BAŞ
Yorumlar