KENDİME YAZI
Bir ömür ki, fırtına gibi gelip gitti; gidiyor.
İki beş yan yana geldi bugün nüfus kayıtlarına göre. Doğru mı bilmem. Annem değişik rivayetler aktarırdı doğdum yılım ile ilgili...
Ay ve gün ise tam bir muamma...
Her neyse, bir şekilde "aha geldim gidiyorum.”
Ama geçmişe dönüp baktığımda her ülkü sahibi olan daha doğrusu ülküyü bir yaşam ve eylem tarzı olarak görenler gibi nefes almadan/almaya fırsat bulamadan geçti bir ömür...
İlk gençlik çağlarımda gönlüme düşen ateş hâlâ bir kor gibi yüreğimin tam orta yerinde yanıyor.
Öldüğüm güne kadar da benim, yaşam ve eylem tarzımı belirleyecek.
Çünkü daha bıyıklarım terlerken, 13-14 çağlarımda dediler ki: “Türk milliyetçiliğine iman edenler aynı zamanda "Emrolunduğu gibi dosdoğru olmak" zorundadır. Canlarıyla, kanlarıyla bedel ödeyenlere ve hâlâ cezaevlerinde bedel ödemeye devam edenlere, onların verdiği mücadeleye vefalı olmak zorundadır.
“Eyvallah o zaman,” dedik.
Ve başladık koşmaya...
“Yapma,” dediler.
“Gençliğini heba etme, geleceğini karartma," diye uzun uzun nasihat verdiler.
Bir kulağımızdan girip ötekinden çıktı.
Hiç kimseyi görmez oldu gözümüz. Varsa yoksa ülkümüz...
Zaman zaman hayâl kırıklıkları yaşamadık değil.
Mesela söylemler başka eylemler başkaydı bazılarında...
Mesela ”Eskiden biz de ülkücüydük. Elimize ne geçti?” diyordu kimileri...
Mesela, ”Bırakın bu işleri, onlar eskidendi." diyenlerin sayısı hiç de azımsanacak gibi değildi...
Nihayet üniversite yılları başlayınca kavramlar daha bir anlam kazandı.
Hele de "Bizim Ocak" yılları...
(Yazı kendime olduğu için bazen yaşadığım olayları, yerleri ifade etmek zorumda kalıyorum. Yoksa o dönemin, 1987-1997'li yılları ifade eden Doksan Kuşağının her biri büyük izler bırakmıştır yaşadıkları döneme...)
Amasya Bizim Ocak'ın, sonrasında Amasya Ülkü Ocaklarının her safhasında; çaycılığından Ocak Başkanlığına, kadar her anında Kur'an'a iman ettiğim kadar samimi bir şuur ile hizmet ettim.
Aç kaldık, para bulamadık, kavgalar verdik, polisten kaçtık, yollarda kaldık, evlerde sabahladık; mitingler, geceler, konferanslar, eylemler derken biraz zor ve gecikmeli de olsa mezun olduk.
“Öğretmen oldun, ”dediklerinde; yolunu, havasını, insanını bilmediğim Ağrı/Doğubayazıt’a 1994’ün karlı bir şubatında ulaştığım şehrin sokakları savaştan çıkmış gibiydi.
Bölücü terör örgütünün "Serhad" dediği Doğubayazıt'ın dağında, taşında, sokağında, okulunda, evinde PKK' nın açık bir baskısı hissediliyordu.
Bu böyle olmamalıydı. Bu "kahpe gidişe" "dur," denilmeliydi. Ve bu inançla hep "Ahiret azığım" diye nitelendirdiğim Doğubayazıt Ülkü Ocaklarını açtık.
Doğubayazıt Ülkü Ocaklı yıllar bir avuç inanmış ülkücünün Ağrı Dağı eteklerinden Tendürek zirvelerine kadar bir iman ve ülkü mücadelesiydi. Bu durum, "Ülkü Ocağı Başkanlığı yapmak suretiyle," denilerek nişanlandığım gün sürgünüme sebep olacaktı.
Allah'ın lütfu olsa gerek ki sürgün olduğum Muş'un Korkut ilçesinde de Ülkü Ocağı yoktu. Bu Ülkü Ocağı sevdası/Ülkü Ocağında öğrendiğimiz değerlere olan imanım, her gittiğim yerde "Ocak açmak" şeklinde devam etti. Yalova'da, Niğde'de...
Gelelim muhasebeye:
Ömür boyu illere, ilçelere, beldelere, ülkelere; konferanslar, söyleşiler, paneller vb. programlar için dolandım durdum. Onlarca kitap, yüzlerce yazı yazdım.
Her sözüm, her yazım sadece ve sadece ülküler için oldu.
Hakeza, kim neyin peşinde olursa olsun; hangi beklentinin peşinde koşarsa koşsun, tek bir derdim olacak.
Biliyor ve inanıyorum ki: Türk milliyetçiliği davası; Türk milletinin, Türk Dünyası’nın ve İnsanlığın yükselmesi, yücelmesi için İnsanî, İslami ve Millî bir hayat sürmesi yolundaki en kuvvetli fikirdir.
Biz fikrin mücadelesini vereceğiz.
Sadece geçmişe takılıp kalmadan; geleceğin adalet, liyakat ve istişare yolu ile inşasına; fikrimizle, ürettiklerimizle ışık tutacağız.
Elbette siyaset yoluyla millete hizmet etmek isteyen; samimi, vefalı Türk Milliyetçileri o yolda mücadele verebilirler. Ama bize göre ülkemizde, coğrafyamızda ve dünyada yaşananlara çözüm üretmek için Türk Milliyetçisi Mütefekkirlere duyulan ihtiyaç da ortadadır.
Zira Türk Milliyetçisi düşünürler, hakikatleri söylemek ve yol göstermek zorundadır.
Ancak bunu yaparken basit siyasi hesaplar yapmadan, birinin yanında veya karşısında olma gibi bir tarafgirliğe düşmeden; sadece Türk Milleti için, Türk'ün yücelmesi ve yükselmesi için, Türk milletinin iman ve ahlâk şuurunun hayat nizamı olabilmesi için, Türk Dünyası, İslam Alemi ve İnsanlığın huzur ve saadeti için yazmalı, söylemeli ve bu gaye için eylem sergilemelidir.
Buna mecburuz. Bu, tarihî bir sorumluluktur. Millî ve ahlâkî bir vazifedir. Bize bırakılmış kutlu bir emanettir.
İşte o sebepten asla vaz geçemeyiz vesselam...
(Bu sefer sadece kendime/kendimi yazacaktım arşivde kalsın diye. Ama olmuyor. Çünkü talip olduğumuz dua belli: "Ülkücüydü, ülküleri için yaşadı." gayesindeyiz.)
Gazi Karabulut