Hayatta dikkatimi çeken bir gerçek var. Yürüyenler koşanları, tribündekiler ise yürüyenleri eleştiriyor. İş yapanın mutlaka bir eksiği bulunuyor, emek verenin mutlaka bir kusuru görülüyor. Çünkü kenarda oturup konuşmak, ayağa kalkıp bir iş yapmaktan daha kolay geliyor.
Bu durumu anlatan çok güzel bir hikâye var.
Bir gün kurbağalar arasında bir yarış düzenlenmiş. Amaç, yüksek bir kulenin tepesine çıkabilmekmiş. Yarış başlar başlamaz etrafı seyirciler sarmış. Fakat onları izleyenlerin hiçbiri yarışmacıların başarılı olacağına inanmıyormuş.
"Boşuna uğraşıyorlar."
"O kuleye çıkılmaz."
"Birazdan hepsi vazgeçer."
Gerçekten de kurbağalar bu sözleri duydukça cesaretlerini kaybetmeye başlamışlar. Yorulan bırakmış, umudu kırılan bırakmış. En sonunda yalnızca bir kurbağa kalmış. O ise hiç durmadan tırmanmaya devam etmiş ve kulenin tepesine ulaşmayı başarmış.
Yanına gidip nasıl başardığını sormuşlar. Cevap vermemiş. Bir daha sormuşlar, yine cevap yok. Sonra anlamışlar ki o kurbağa sağırmış.
Bence bu hikâyenin en güzel tarafı da burada başlıyor. Bazen başarı, daha güçlü olmaktan değil, gereksiz sesleri duymamaktan geçiyor. Her söyleneni dinlemek marifet değildir. Kimin konuştuğuna, ne söylediğine ve o sözün bize gerçekten fayda sağlayıp sağlamadığına da bakmak gerekir. Çünkü bazı insanlar yol göstermek için değil, moral bozmak için konuşur. Kendi cesaretini kaybetmiş olan, senin cesaretini de kırmaya çalışır.
Bir başka mesele de insanların başkalarının hayatıyla gereğinden fazla ilgilenmesi...
Bugün herkesin söyleyecek sözü var ama dönüp kendi hayatına bakacak vakti yok. Kendi eksikleriyle uğraşmak yerine başkasının yanlışlarını saymayı daha kolay buluyoruz. Oysa insanın en zor işi, kendini düzeltmesidir.
Bu noktada Nasreddin Hoca'nın o meşhur fıkrası gelir aklıma.
Hoca çarşıda yürürken biri yanına gelip:
"Efendi, şu tarafa bir tepsi baklava götürdüler." demiş.
Hoca hiç aldırmadan:
"Bana ne?" diye cevap vermiş.
Adam şaşırmış.
"Ama Hoca, baklava sizin evinize gidiyor."
Bu defa Hoca gülümseyerek:
"O zaman sana ne?" demiş.
Bu kısa fıkra aslında uzun uzun anlatılacak bir hayat dersidir. İlk bakışta sadece güldürüyor gibi görünür ama biraz düşününce insanın sınırlarını tarif ediyor. Başkasının işine gereğinden fazla karışmamak kadar, kendi işine de herkesi karıştırmamak gerekir.
Herkesin bir hayatı, bir hesabı, bir yükü var. Elbette gerektiğinde fikir alınır, istişare edilir, dost tavsiyesi dinlenir. Ama hayatını herkesin onayına göre yaşamaya başladığın gün kendi rotanı kaybedersin. Aynı şekilde, başkasının hayatını yönetmeye kalktığında da onun sınırını ihlal etmiş olursun.
Ben artık şuna inanıyorum: İnsan önce kendi bahçesini güzelleştirmeli. Kendi evinin önünü süpürmeden komşunun kapısındaki çöpü konuşmanın kimseye faydası yok.
Hayat zaten kısa. Başkalarının ne dediğini düşünerek, başkalarının ne yaptığını takip ederek de geçmeyecek kadar kısa. Yapılması gereken bellidir; doğru bildiğin yolda yürümek, gereksiz seslere karşı sağır olmak ve herkesin hayatına gösterdiğin saygıyı kendi hayatın için de istemektir.
Son tahlilde herkes kendi işine baksın. Kimse başkasının yükünü taşımaya kalkmasın, kimse de kendi yükünü başkalarının omzuna bırakmasın. Çünkü asıl huzurun başladığı yer, insanın kendi sınırını bildiği ve başkasının sınırına saygı duyduğu yerdir.
Mehmet Baş