İnsanın en büyük yanılgılarından birisi de sokağa çıktığında etraftaki herkesin bakışlarını üzerine topladığını sanmasıdır. Yolda yürürken biri kafasını hafifçe çevirse hemen üstüne alınır; kenarda fısıldaşıp gülen iki kişi görse kendisiyle dalga geçildiğini düşünür. Sanki kalabalığın ortasında yürürken arkasında görünmez bir mahkeme kurulmuş, adımları tek tek not edilmekte, her hareketi gizli bir jüri tarafından oylanmaktadır. Oysa hayat, zihnimizde kurduğumuz bu senaryolardan çok daha farklı, çok daha umursamaz ve kendi halindedir.
Gerçekte düşünceler tek bir merkezden yönetilmez; herkesin aklı bambaşka yerdedir. Yanımızdan hızla geçip giden, gözleri uzaklara dalmış insanların heybesinde ne dertler vardır kim bilir... Biri ay sonunu nasıl getireceğini, ödenmemiş faturaları hesaplar; diğeri hastanedeki yakınının son tahlil sonuçlarını bekler. Bir başkası dün gece ettiği kavgayı zihninde tekrar yaşar, bir diğeri ise gençliğinde yarım bıraktığı hayallerin sızısıyla adım atar. Aynı kaldırımda yan yana yürüsek de her birimiz birbirine değmeden geçen bambaşka dünyaların yükünü taşırız. Kimsenin bir başkasına uzun uzun bakacak, onun hayatını mercek altına alacak ne bir vakti vardır ne de bir enerjisi.
Biz ise çoğunlukla kendi kafamızın içindekileri başkalarının fikri sanırız. İçimizde büyüttüğümüz kuruntuları, yetersizlik hislerimizi ve kaygılarımızı sanki dışarıdaki herkes kabullenmiş gibi yaşarız. Kendimizi nasıl görüyorsak, toplumun da bizi öyle gördüğünü varsayar, büyük bir yanılgıya düşeriz. Böylece var olmayan bakışları yaratır, söylenmemiş sözleri duyar, hiç kurulmamış mahkemelerde kendi kendimizi mahkûm ederiz. Bir ortama girdiğimizde omuzlarımıza çöken o ağır yük, aslında başkalarının yargıları değil, kendi elimizle zihnimize yığdığımız taşlardır. İnsanı en çok yoran ve kilitleyen şey demir parmaklıklar değil; kendi zihninde ördüğü bu görünmez duvarlardır.
Toplum dediğimiz kalabalık da dışarıdan göründüğü gibi tek parça değildir. Uzaktan bakınca aynı yöne akan devasa bir nehir gibi durur ama yaklaştıkça milyonlarca ayrı yalnızlığın bir araya gelmesinden oluştuğunu anlarsınız. Aynı caddede vitrinlere bakan, aynı yağmurun altında koşturan binlerce insan aynı hayatı paylaşmaz; herkes kendi derdine düşmüştür.
Kalabalıklar bize sanki ortak bir akıl, ortak bir vicdan veya bizi sürekli gözetleyen dev bir göz varmış gibi hissettirir. Herkes aynı şeyi görüyor, aynı değer yargılarıyla hareket ediyor ve hakkımızda ortak bir karara varıyor sanırız. Fakat bu, insan zihninin korkularından doğan büyük bir aldanıştır. Kalabalık vardır ama ortak bir akıl yoktur. Yan yana duran insanlardan çıkan gürültüler birleşip anlamlı bir cümle oluşturmaz.
İnsan bunu gerçekten fark ettiği gün; "Acaba hakkımda ne derler?", "Nasıl görünüyorum?", "Beni onaylayacaklar mı?" korkusundan sıyrılmaya başlar. Çünkü anlar ki etrafındaki herkes, tıpkı kendisi gibi başkalarının ne düşündüğünü dert etmekten ve kendi görünmez mahkemeleriyle uğraşmaktan ömrünü heba etmektedir. Sahnedeki tek oyuncunun kendisi olmadığını, herkesin kendi oyununda başrol oynarken diğerlerini sadece birer figüran olarak gördüğünü anlamak büyük bir özgürlüktür. Zaten gerçek yalnızlık kalabalıkların ortasında kalmak değil; insanın kendi kafasının içine hapsolup başkalarının ne diyeceğini bekleyerek kendi hayatını ertelemesidir.
Mehmet Baş