İnsan, yeryüzüne sadece etten ve kemikten ibaret bir varlık olarak gönderilmedi. Akıl, vicdan ve irade gibi ağır bir yükle gönderildi buraya; hepsinden öte, tercih etme sorumluluğu koyuldu omuzlarına. Bizi diğer varlıklardan ayıran asıl sınır da tam burada çekiliyor zaten. Hayat dediğimiz şey, iki ses arasında yaptığımız seçimlerin toplamından ibaret: Biri hakikate çağıran vicdanın sesi, diğeri gaflet vadilerinde at süren nefsin arzuları. Bu mücadele, insanlığın ilk gününden beri hiç durmadan sürüyor.
Kur'an'ın şeytanı "apaçık bir düşman" diye tarif etmesi, yalnızca bir hakikat değil, insanın yeryüzü macerasının başladığı noktalardan birisidir. Şeytanın düşmanlığı bağırıp çağırarak, öfkeyle üzerinize koşan bir askerin saldırısına benzemez. Sabırlıdır o. Bir insanın bütün ömrünü tek bir an için bekleyecek kadar hem de... Zorlamaz, acele etmez. Tecrübeli bir avcı gibi sessizce yaklaşır; insanı gücüyle değil, tam da o anki ihmaliyle yakalar.
Asıl başarısı insanı doğrudan kötülüğe çağırmak da değildir üstelik. Günahın adını değiştirmektir.
Çoğu zaman bile bile, "Ben şimdi bir kötülük yapıyorum" diye koşmayız günaha. Hırsımızı çalışkanlık, kibrimizi özgüven, cimriliğimizi tedbir, öfkemizi de haklı bir tepki zannetmeye başladığımızda aldanış çoktan içimize işlemiştir. Şeytan hakikati tamamen yok etmez; sadece üstünü örter. Yanlışı doğru, zehri şifa gibi paketleyip sunar bize. En sonunda insan, o tercihin kendi öz fikri olduğuna inanacak kadar körleşir.
Vesvesenin bu kadar tehlikeli bir silaha dönüşmesi tam da bu yüzdendir. Dışarıdan gelen yabancı bir emir gibi duyulmaz çünkü; insan onu kendi zihninin üretimi sanır. Ufak bir şüpheyle başlar, sonra bütün zihni kaplar. "Acaba..." diye başlayan her cümle, insanın içindeki huzuru yavaş yavaş kemirir. Hakikat insana dinginlik verirken, vesvese geride hep bir tortu, bir huzursuzluk bırakır. Bu sinsi yankı çoğu zaman sesini yükseltmez, ama bir kez dinlemeye başladınız mı, dünyadaki diğer bütün sesleri bastırır.
Tabii şeytan herkesin kapısını aynı anahtarla açmaya çalışmaz. Her insanın zaafı başkadır çünkü. Kimi öfkesinden vurulur, kimi korkusundan, kimi yalnızlığından ya da övülme arzusundan... Zayıf halkanız neredeyse, yankı oradan gelir. Öfkeliyseniz intikamı "adalet" diye sunar önünüze; kibirliyseniz üstünlüğünüzü hatırlatır, hırslıysanız sınır tanımamayı "başarı" diye yutturur. İnsan da şeytanın değil, sadece kendi nefsinin peşinden gittiğini sanarak yürümeye devam eder.
Modern çağ bu aldanışı bitirmedi, sadece kıyafetini değiştirdi. Dün taştan putların karşısında eğilen insan, bugün başka kutsallar icat etti kendine. Makam, servet, şöhret, beğenilme arzusu, takipçi sayıları, alkışlar... İnsan artık mabette değil, kendi egosunun önünde diz çöküyor. Bir toplum kutsalını kaybettiğinde mutlaka yeni ikonlar üretir; çünkü inanma ihtiyacı sökülüp atılamaz, sadece yön değiştirir. Yüzünü Yaratan'a dönmeyen kalp, en nihayetinde döner dolaşır kendine tapar.
Çağımızın en büyük putu, insanın bizzat kendisidir belki de.
Kendi arzusunu mutlak doğru sayan birinin dışarıda başka bir puta ihtiyacı kalmaz zaten. "Hevasını ilah edineni gördün mü?" ayeti tam da bu içsel körlüğü anlatır. Heva, insanın içindeki o görünmez puttur ve ona secde eden çoğu zaman farkında bile değildir yaptığının.
Şeytan da bunu iyi bilir. İnsanı bir gecede devasa günahlarla yıkmaya çalışmaz; küçük ihmallerle yıpratır. Bugün ertelenen bir tövbe, yarın aksatılan bir ibadet, öbür gün söylenen "küçücük" bir yalan... Kalp hemen kararmaz. Demirin pas tutması gibi, ruh da ihmaller biriktikçe ağırlaşır. Büyük kırılmalarla değil, o küçük tavizlerin toplamıyla değişir insan.
Bir diğer tuzak da geleceğe dair duyulan korkudur. İnsanların çoğu, başlarına gelen sıkıntılardan ziyade, "ya olursa" dediği ihtimaller yüzünden tükenir. Fakirlik korkusu, yalnız kalma endişesi, itibar kaybetme telaşı... Korku büyüdükçe insanın içindeki güven ve tevekkül hissi çekilir. Oysa iman, geleceği avucunun içinde tutmak değil; bütün zamanların sahibine tevekkül kılmaktır. Şeytan insanı yaşanmış felaketlerden çok, zihninde büyüttüğü o gerçekleşmemiş ihtimallerle esir alır.
İnsan ilişkileri de bu yankıların en çabuk yayıldığı alanlardan biridir. Büyük kavgalar sanıldığı gibi devasa sebeplerden çıkmaz genelde. Bir zan, eksik duyulmuş bir cümle, bir gurur meselesi, büyütülen bir kırgınlık... Nice dostluklar, nice yuvalar bu yüzden darmadağın olmuştur. Şeytan ateşi tek başına yakmaz; sadece küçük bir kıvılcım bırakır. O kıvılcımı körükleyip yangına çeviren insanın kendi öfkesi ve gururudur.
Yine de bütün bu tablo karşısında karamsarlığa düşmemek gerekir: Şeytan yenilmez bir güç değildir. Onun gücü, ancak insanın izin verdiği, zaaf gösterdiği kadardır. İnsan yönünü yeniden hakikate döndüğünde, kendisiyle yüzleşip hatasını fark ederek samimiyetle bir tövbe ettiğinde, yıllardır örülen o karmaşık tuzaklar bir anda darmadağın olur. Şeytan hiç günah işlemeyen insandan değil, her düştüğünde dizlerindeki tozu temizleyip yeniden ayağa kalkan insandan korkar. Samimiyet, onun hesaplayamadığı tek kuvvettir.
Teknoloji değişti, şehirler inanılmaz boyutlara ulaştı, hayat baş döndürücü bir hıza kavuştu. Ama insanın içindeki bu eski savaş hiç bitmedi. Şeytan belki artık çöl yollarında değil, ekranların parıltısında geziyor. Sesini bazen bir haberin diline, bazen bir reklama, bazen sosyal medyadaki bir öfke dalgasına ya da insanın kendi yalnızlığına gizliyor. Ama hedefi aynı: İnsanı özünden ve Yaratandan koparmak.
Asıl mücadele dışarıda bir yerlerde değil, tam da göğsümüzün içinde veriliyor. İnsan önce kalbini muhafaza etmek zorunda. Kalbini kaybeden, dünyayı fethetse ne kazanmış sayılır ki? Kalbini koruyan ise dünyada hangi fırtına koparsa kopsun yönünü şaşırmaz. Hakikatin ışığı bir kez kalbe girdi mi, iblisin çığlıkları rüzgâra karışıp giden kuru yapraklar gibi dağılmaya mahkûmdur.
Mehmet BAŞ
ASAYİŞ
KÜLTÜR
EĞİTİM
GÜNCEL
SPOR
SAĞLIK
YAŞAM
Şeytanın En Büyük Hilesi, Kendini Unutturmasıdır
Mehmet BAŞ
Yorumlar