Güzellik çağları çok erken geçer. Zaman öyle bir hızla akıp gider ki insan, onun kaldırdığı toza bile yetişemez. Dün aynaya umutla bakan yüzler, bugün albümlerin arasında silik bir fotoğrafa dönüşür. Gençlik, farkına varılmadan avuçların arasından kayan bir su gibidir; ne kadar sıkı tutulmak istenirse istensin, parmakların arasından sessizce çekilip gider. İnsan çoğu zaman hayatın hiç bitmeyecekmiş gibi süreceğini zanneder. Oysa ömür, uzun görünen fakat dönüp bakıldığında tek nefeslik olduğu anlaşılan bir yolculuktur.
Günün birinde herkes kendi yoluna savrulur. Kalabalık sofralar dağılır, gürültülü caddeler sessizleşir, alkışlar diner, isimler unutulur. Kimsenin kimseden haberinin olmadığı vakitler geldiğinde insanın heybesinde yalnızca yapıp ettiği ameller kalır. Ne servetin sesi ne makamın gölgesi ne de insanların alkışları mezarların sessizliğine ulaşabilir.
Kalabalıklar çoğu zaman insanın en büyük halüsinasyonudur. İnsan, insanların arasında bulunduğu müddetçe yalnız olmadığını zanneder. Oysa kalabalıkların ortasında, kimsenin fark etmediği kadar büyük yalnızlıklar yaşanır. Gürültü arttıkça insan kendi sesini işitemez. Başkalarının düşünceleri, beklentileri ve yargıları, insanın iç dünyasının üzerine ağır bir sis gibi çöker. Böylece kişi, başkalarının gözünden yaşamaya başlar; kendi hakikatini ise yavaş yavaş kaybeder.
Kendisiyle baş başa kalamayan insan, derin bir tefekkür iklimine giremez. İç muhasebesini yapamayan insan, rüzgârın önündeki kuru yaprak gibidir; nereye savrulduğunu bilmeden yol alır. Oysa insanın en büyük yolculuğu, kendi kalbine doğru attığı adımlardır. Kendi vicdanının kapısını çalmayan, ruhunun karanlık odalarına cesaretle giremeyen bir insan, hayatın neresinde durduğunu hiçbir zaman tam olarak anlayamaz.
İnsan saatlerce başkalarıyla konuşur ama yıllarca kendisiyle konuşamaz. En zor hesap, insanın kendi vicdanıyla yaptığı hesaptır. Çünkü vicdan susturulabilir fakat yok edilemez. Bir zaman gelir, bütün sesler çekildiğinde o sessiz mahkeme yeniden kurulur. İnsan, kaçtığını sandığı her şeyin aslında kendi içinde beklediğini o zaman fark eder.
Bunun için insanın kalabalıkların gürültüsüne kulak tıkayıp kendine dönmesi gerekir. İnsanı olgunlaştıran şey, kalabalıkların alkışı değil, yalnızlığın terbiyesidir. Yalnızlık doğru yaşandığında bir ceza değil, insanın kendini yeniden inşa ettiği en büyük mekteptir.
Sürü psikolojisi içinde yanlışları doğru görme eğilimi, birçok insanı farkına bile varmadan yoldan çıkarır. Kalabalığın alkışı çoğu zaman hakikatin ölçüsü değildir. Aynı yanlışı milyonlarca insan yapıyor diye o yanlış doğru olmaz. Tarih, kalabalıkların peşinden giderek uçuruma yürüyen toplumlarla doludur. Çünkü kalabalıklar düşünmez; çoğu zaman sadece birbirini tekrar eder.
Kalabalığın verdiği cesaret, çoğu zaman sahte bir özgüvendir. İnsan, yaptığı yanlışın herkes tarafından yapılmasını kendine mazeret edinir. Günah sıradanlaştıkça vicdan körelir. Yanlış alkış aldıkça doğru utanmaya başlar. İşte en büyük tehlike de budur. Çünkü kötülük, önce normalleşir; ardından savunulur ve en sonunda faziletmiş gibi gösterilir. Böyle bir zeminde yaşayan insan, farkına varmadan kendi uçurumunu inşa eder ve değişik bir özgüvenle tepetaklak cehenneme doğru yol alır.
İnsan herkesi kandırabilir. Sözleriyle, tavırlarıyla, maskeleriyle insanları aldatabilir. Fakat bir noktadan sonra kendini asla kandıramaz. Aynanın karşısında yalnız kaldığında, bütün maskeler yere düşer. Çünkü insanın içinde, hiçbir mahkemenin susturamayacağı bir şahit vardır.
Kendini dahi kandırma yeteneğine erişenlerin ise artık bir insan olmaktan çıkıp yürüyen bir şeytana dönüştüğünü söylemek mümkündür. Çünkü hakikati bile eğip bükmek, vicdanı susturmak ve yanlışları doğru diye benimsemek, insanın ruhunu yavaş yavaş karartan en büyük felaketlerden biridir. Şeytanın en büyük başarısı insanı günaha düşürmek değildir; günahını fazilet gibi göstermektir. İnsan bunu kabullendiği anda kaybetmeye başlar.
Dünya durmadan değişir. Gündemler birbirini kovalar. Bugün uğruna kavga edilen meseleler, birkaç yıl sonra kimsenin hatırlamadığı sıradan ayrıntılara dönüşür. İnsan ise bütün bu koşuşturmanın içinde ömründen eksilen sayfaları fark edemez. Takvim yaprakları sessizce düşerken hayat da sessizce tükenir. Bir gün gelir, insan yalnızlığın rahlesine diz çöker ve ömür kitabını son satırına kadar hatmeder. İşte o zaman geriye ne konuşulan sözler kalır ne de peşinden koşulan dünya telaşı. Geriye yalnızca insanın Rabbine götürdüğü ameller kalır.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, dünyayı sürekli dışarıda aramasıdır. Oysa en büyük savaş dışarıda değil, içeridedir. En büyük fetih şehirleri değil, nefsi fethetmektir. Kendini yenemeyen, dünyayı kazansa da aslında kaybetmiştir.
Bu yüzden kalabalıkların illüzyonuna kapılıp sürü psikolojisiyle hareket etmek yerine insanın kendi iç muhasebesine dönmesi gerekir. Çünkü hakikat, kalabalıkların bağırdığı yerde değil; vicdanın sessizce konuştuğu yerdedir. Dünya insanı sürekli dışarı çağırırken, hikmet onu kendi kalbine davet eder. O davete icabet edebilenler, ömürlerini tüketmeden önce kendilerini bulurlar. Kendini bulan insan ise Rabbini bulur.
Mehmet Baş
GÜNCEL
YAŞAM
SPOR
SAĞLIK
KÜLTÜR
ASAYİŞ
KALABALIKLARIN İLLÜZYONU
Mehmet BAŞ
Yorumlar