İnsanoğlu aynı mevsimler gibi. Bir bakmışsın yaz sıcağının altında sırılsıklam terliyor bir bakmışsın kışın ortasında tir tir titriyor. Bazen bir çocuk kahkahasının içinde bile gizli bir hüzün var; bazen de en derin acının ardından filizlenen bir umut... Hayat dümdüz ilerleyen bir yol değil neticede. Kimi zaman yokuşlar, kimi zaman inişler, kimi zaman da nereye çıktığını bilmediğimiz patikalar.
Gençken acının hayatımızdan tamamen çıkabileceğine inanırdım. Zaman geçtikçe gördüm ki insan acıdan kaçamıyor. Nereye gitse onu yanında götürüyor. Asıl mesele acının varlığı değil; onun bizi neye dönüştürdüğü. Bazıları yaşadıklarıyla kaskatı kesiliyor, bazıları ise aynı yaralardan merhamet elbiselerine bürünerek çıkıyor.
Bizi yoran çoğu zaman yaşananlar değil, zihnimizin ürettiği yükler. Henüz olmamış şeyleri olmuş gibi düşünür, ihtimalleri büyütür, kendi kendimizle konuşur dururuz. Aynı olaya her insanın bambaşka tepki vermesi de bundan. Huzuru dışarıda aramadan önce içimizdeki gürültüyü biraz olsun dindirmeyi öğrenmemiz gerekiyor.
"Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır" ayeti üzerinde ne zaman düşünsem aynı noktaya takılırım. Ayet, kolaylığın zorluktan sonra geleceğini söylemiyor; onunla birlikte bulunduğunu haber veriyor. Sıkıntının tam ortasındayken bunu fark edemiyor insan. Ama yıllar sonra geriye dönüp baktığında, kendisini ayakta tutan nice güzelliğin aslında o zor günlerin içinde gizlendiğini görebiliyor.
Hayatın bize oynadığı en büyük oyun, her şeyi kontrol edebileceğimizi düşündürmesi. Oysa ne zamanı durdurabiliyoruz ne de sevdiklerimizi sonsuza kadar yanımızda tutabiliyoruz. Mevsimler nasıl vakti gelince değişiyorsa, hayattaki birçok şey de kendi zamanı gelince oluyor. Bizim elimizde olan tek şey, olup biten karşısında nasıl bir duruş sergileyeceğimiz.
Peygamberimizin müminin bu haliyle ilgili buyurduğu hadis ne güzel bir denge sunar: Nimet geldiğinde şükretmek, sıkıntı geldiğinde sabretmek... İkisi de insan için hayırdır. Ne bollukta kendini kaybetmeli insan ne darlıkta umudunu. Çünkü ikisi de misafir; gelir, biraz kalır ve gider.
Ne yazık ki bugün kalabalıkların içinde yalnızız. Bir tuşla dünyanın öbür ucuna ulaşıyoruz ama yanı başımızdaki insanla aynı sofrada oturup yürekten konuşamıyoruz. Teknoloji mesafeleri kısalttı belki ama gönüller arasındaki boşluğu dolduramadı.
Bir de kendimizi başkalarının hayatıyla kıyaslama hastalığımız var. Başkasının en parlak anını kendi en karanlık günümüzle karşılaştırıp eksik olduğumuza inanıyoruz. Oysa her evin kapısı kapandıktan sonra yalnızca o ev halkının bildiği imtihanlar başlar. Dışarıdan kusursuz görünen nice hayatın içinde görünmeyen mücadeleler var.
İnsan yara aldıkça daha derin düşünmeye başlıyor. Acıyı tanımayanın merhameti de eksik kalıyor çoğu zaman. Başkasının yükünü en iyi, omuzları bir zamanlar yük taşımış olanlar anlar. Bu yüzden önce kendi kusurlarımızla barışmalıyız. Kusursuzluk insana değil, yalnızca Allah'a ait.
Geçmiş ise peşimizi kolay kolay bırakmıyor. "Keşke..." diye başlayan cümleler yıllarca içimizde dolaşıp duruyor. Oysa seçmediğimiz yolların bizi nereye götüreceğini hiçbir zaman bilemeyiz. Belki bugün pişman olduğumuz bir tercih, bizi çok daha büyük bir felaketten korumuştur. Bildiğimiz tek şey, geçmişi değiştirmenin mümkün olmadığı.
İşte teslimiyet tam burada anlam kazanıyor. Teslim olmak, mücadeleyi bırakmak demek değildir. Elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah'a havale edebilmektir. Çiftçinin tohumu toprağa bırakıp her gün onu sulaması gibi... Büyümenin de görünmeyen bir zamanı var.
İnsan en büyük değişimi kendini en çaresiz hissettiği günlerde yaşar. Hiç açılmayacağını sandığı kapılar, tam da umudunun tükendiği anda aralanır. Sonradan dönüp baktığında "İyi ki öyle olmuş" dediği pek çok olay, yaşandığı gün ona büyük bir felaket gibi görünmüştür. Hayatı yalnızca bulunduğumuz anın içinden okuyamıyoruz.

Mutluluğu yanlış yerde arıyoruz çoğu zaman. Daha çok para, daha büyük ev, daha yüksek makam... Bunlarla içimizdeki boşluğun dolacağını sanıyoruz. Fakat arzular doydukça daha çok acıkıyor. Kanaat ise insanı özgürleştiriyor. Evet, elindekine şükretmeyi bilen biri, sahip olamadıklarının esiri olmaz.
Yalnızlık da her zaman korkulacak bir şey değil. Bazan kalabalıklardan uzaklaşıp kendi içine dönmeye ihtiyaç duyar insan. Sürekli gürültünün içinde yaşayan bir kalp kendi sesini duyamaz.
"Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur" ayeti, bütün arayışların sonunda varılacak adresi gösteriyor aslında. İçimizdeki boşluğu dünya nimetleri bir süre oyalar ama gerçekten dolduramaz. Kalp anlamla beslenir, güvenle güçlenir, imanla huzur bulur.
Gerçek teselli de burada başlıyor: Hayatın bize sürekli mutluluk borçlu olmadığını kabul ettiğimiz anda. Evet, hayat bazen bahardır, bazen kış. Bazen güneş açar, bazen gökyüzü kararır. Görevimiz mevsimlere kızmak değil, hangi mevsimde olursak olalım insanlığımızı kaybetmemektir.
Dönüp geriye baktığımızda şunu anlıyoruz: Hiç üzülmeseydik sabrın ne olduğunu bilemeyecektik. Ayrılık yaşamamış olsaydık kavuşmanın kıymetini bilemez, hiç düşmemiş olsaydık ayağa kalkmanın gücünü tanıyamazdık. Bugün "Neden?" diye sorduğumuz bazı olaylar, yıllar sonra "İyi ki..." diyeceğimiz hikayelerin başlangıcıdır belki de.
Teselli, acının hiç yaşanmaması değil; acı geldiğinde insanın tamamen yıkılmamasıdır. Elinden geleni yaptıktan sonra gerisini Allah'a bırakabilen insanın yükü hafifler. Bilir ki hiçbir gece sonsuza kadar sürmez. Her imtihanın bir sonu vardır. Her yol, sonunda insana kendisini ve Rabbini daha yakından tanıtır. Belki de: İnsan, bütün yükü tek başına taşımaya çalışmayı bıraktığı gün gerçekten hafiflemeye başlar.
Mehmet Baş