İnsan, hayatta en çok neden mahrum kaldıysa, onunla imtihan oluyor. Yoksullar zenginleşince görgüsüzleşiyor, ezilenler güç elde edince zorbalaşıyor, arzularını bastırarak büyüyenler en büyük hazların peşinden gidiyor, değer görerek büyümemiş insanlar ise gördükleri en küçük ilgi karşısında kendilerini kaybedip şımarıyorlar. Hayatın herhangi bir döneminde yaşanan aşırı yoksunluk, çoğu zaman diğer uçtaki aşırılığın başlangıcına dönüşüyor.
Aslında bu durum sadece bireysel bir zaaf değildir; insan psikolojisinin en eski savunma mekanizmalarından biridir. İnsan eksik bırakıldığı yerden taşar. Bir ömür susan, konuşma fırsatı bulunca kimseyi konuşturmaz. Bir ömür horlanan, itibar görünce herkesi hor görmeye başlar. Açlığın acısını yaşayan, doyduğunda ölçüyü kaybeder. Çünkü terbiye edilmeyen mahrumiyet, fırsatını bulduğu anda ihtirasa dönüşür.
Anadolu irfanı bunu yüzyıllar önce tek cümleyle söylemiş: "Sonradan görme, gâvurdan dönme." Çünkü mesele sonradan zengin olmak değildir; sonradan elde edilen nimeti taşıyabilmektir. Para da, makam da, şöhret de, güç de insanın karakterini büyütmez; sadece karakterini ortaya çıkarır.
Bu yüzden eskiler, "Abdal ata binince bey oldum sanır. Şalgam aşa girince yağ oldum sanır." " demiştir. Ata binmek insanı bey yapmaz. Nasıl ki aşın içine giren şalgam kendisini yağ zannetmeye başlıyorsa, bazı insanlar da hayatlarına giren geçici imkânları kalıcı sanıyor. Oysa makam emanettir, servet imtihandır, itibar ise gelip geçicidir. Bunları karakterinin yerine koyan insan, ilk önce kendisini aldatır.
Ne gariptir ki sonradan elde edilen imkânlar, çoğu zaman eksikliği gidermiyor; eksikliği daha görünür hâle getiriyor. Bu noktada gösteriş, çoğu zaman zenginliğin değil; geçmişte yaşanan yoksunluğun eseri olarak ortaya çıkıyor.
Halkın dili bazen çok serttir ama hakikati saklamaz. "Görmemişin bir oğlu olmuş, çekmiş bir yerini koparmış." sözü ilk duyulduğunda kaba gelebilir; fakat anlatmak istediği gerçek son derece derindir. Görgüsüzlük, nimetin büyüklüğünden değil, insanın onu taşıyacak olgunluğa sahip olmayışından doğar.
Aynı durum güç için de geçerlidir. Hayatı boyunca ezilen herkes zalim olmaz; fakat karakterini inşa edememiş bir ezilmiş, eline fırsat geçtiğinde dün şikâyet ettiği zulmün failine dönüşebilir. Güç açlığı, makam açlığı, alkış açlığı, şöhret açlığı... Doyurulamayan her arzu, fırsat bulunca ölçüyü bozar.
İşte bu yüzden, yoksunlukla büyüyen insan, sahip olduklarını kaybetme korkusuyla daha fazlasını ister. Daha çok para, daha çok makam, daha çok ilgi... Fakat mesele sahip olmak değildir. Çünkü eksiklik dışarıda değil, içeridedir.
Bugün birçok insanın yanıldığı nokta da burasıdır. Paranın insanı değiştirdiğini sanıyoruz. Oysa para değiştirmez; gösterir. Makam bozmaz; açığa çıkarır. Güç dönüştürmez; insanın içinde ne varsa onu büyütür. Bu yüzden atalarımız, "Eşeğe altın semer vursan, eşek yine eşektir." demiştir. Altın semer eşeğin yükünü süsler ama tabiatını değiştirmez. İnsan da pahalı elbiselerle, lüks makam odalarıyla, gösterişli arabalarla şahsiyet kazanamaz.
Ne acıdır ki dün yokluğun ne olduğunu bilenler, bugün başkalarının yokluğunu unutabiliyor. İşte "Tok açın halinden bilmez." sözü tam da bunun için söylenmiştir. İnsanın cebi dolarken vicdanı fakirleşiyorsa, burada zenginlik değil, doyumsuzluk vardır.
Büyüklerimiz bu hakikati bir kıssayla anlatır. Fakir bir balıkçının oltasına ortası delik küçük bir kemik takılır. Padişah, verdiği söz gereği kemiğin ağırlığınca altın verilmesini emreder. Terazinin bir kefesine kemik, diğerine altınlar konur; fakat ne kadar altın eklenirse eklensin kemik yerinden kıpırdamaz. Bunun üzerine bir âlime danışılır. Âlim, elindeki kemiğe bakıp şöyle der: "Bu, insanın göz çukurudur. İnsanın gözü altınla, makamla, servetle doymaz; onu doyuracak tek şey bir avuç topraktır." Bir avuç toprak kefeye konulduğunda ise terazi dengeye gelir. İşte terbiye edilmemiş mahrumiyet de böyledir. Dışarıdan ne kadar doldurursanız doldurun, içerideki boşluk doldurulmamışsa insanın gözü de nefsi de doymaz.
Hayat bize şunu öğretiyor: İnsanı yoksulluk bozmaz; yoksulluğun ardından gelen ölçüsüzlük bozar. İnsanı zenginlik de bozmaz; zenginliği karakterinin yerine koyması bozar. Çünkü asıl mesele sahip olmak değil, sahip olduklarını taşıyabilmektir. Taşıyamayan, sonunda taşıdığının altında kalır. Nitekim atalarımızın dediği gibi, "Azan Mevlasını da bulur, belasını da." Ölçüsünü kaybeden insan, er ya da geç yönünü de kaybeder.
Demek ki mesele para değildir, güç değildir, şöhret değildir. Mesele, insanın bunlardan önce nasıl bir şahsiyet inşa ettiğidir. Görgü, sonradan satın alınan bir süs değildir; çocuklukta başlayan, hayat boyu devam eden bir terbiyedir. Asalet de servetin içinde değil, insanın mayasındadır.
Çünkü insanı büyüten eline geçenler değil, eline geçenleri taşıyabilecek kadar olgun bir karaktere sahip olmasıdır.
Mehmet BAŞ
GÜNCEL
SAĞLIK
EĞİTİM
YAŞAM
ASAYİŞ
SPOR
SİYASET
ABDAL ATA BİNİNCE BEY OLDUM SANIR
Mehmet BAŞ
Yorumlar