Kapadokya'nın batı sınırında, Melendiz Dağları'nın eteklerinde yaklaşık bin yedi yüz elli metre yükseklikte kurulan Murtaza, sert iklim şartlarının hâkim olduğu dağlık bir vadide yer alır. Bu coğrafya ilk bakışta insana cömert görünmez. Uzun geçen kışlar, sarp yamaçlar ve engebeli arazi hayatı zorlaştırır. Fakat tarih boyunca insanlar yalnızca verimli ovalara değil, güvenlik sağlayan dağlara da yerleşmiştir. Murtaza da böyle doğmuştur. Dağların koruyucu kolları arasında, su kaynaklarına yakın, hayvancılığa elverişli geniş otlakların bulunduğu bu vadi, yüzyıllar boyunca farklı topluluklara yurt olmuştur. Hayat burada toprağı sürmekten çok sürülerin peşinde yürümeyi, mevsimlerle birlikte yaşamayı öğretmiştir. Bu nedenle köyün ekonomik ve kültürel kimliği uzun asırlar boyunca hayvancılıkla şekillenmiştir.
Melendiz yalnızca bir dağ silsilesi değildir. Aynı zamanda Orta Anadolu'nun tarih boyunca en önemli doğal savunma alanlarından biridir. Dağların arasındaki geçitler, vadiler ve yüksek tepeler hem haberleşme hem de savunma açısından büyük avantaj sağlamıştır. Bu yüzden Murtaza'nın bulunduğu çevre yalnızca çobanların değil, askerlerin de dikkatini çekmiştir. İnsanlık tarihi boyunca güvenlik, yerleşmenin en önemli şartlarından biri olmuştur. Bir köyün kurulacağı yer belirlenirken yalnızca suya ve toprağa değil, tehlikeye karşı korunup korunamayacağına da bakılmıştır. Murtaza'nın kaderini belirleyen en önemli unsur da işte bu coğrafi üstünlüktür.
Köyün kuzeydoğusunda yükselen Murtaza Kalesi bunun en açık kanıtıdır. Kayalık bir kütlenin üzerine inşa edilen bu kale yalnızca taşlardan örülmüş askerî bir yapı değildir; aynı zamanda bölgenin hafızasını taşıyan en eski tanıktır. Bizans dönemine tarihlendirilen kale, Kapadokya'nın doğudan gelen saldırılara karşı oluşturduğu savunma sisteminin önemli halkalarından biri olmuştur. Kalın surları, burçları ve hâkim konumu sayesinde kilometrelerce uzağı görebilen bu yapı, yalnızca bulunduğu köyü değil çevredeki yerleşmeleri de koruyan bir gözetleme merkezi görevini üstlenmiştir.
O yıllarda Kapadokya, Bizans İmparatorluğu'nun doğu sınırlarını koruyan en hassas bölgelerden biriydi. Persler ve daha sonra Arap orduları Anadolu içlerine doğru ilerledikçe Bizans yönetimi sınır güvenliğini güçlendirmek zorunda kaldı. Bunun için yüksek tepelerde kaleler kuruldu, gözetleme kuleleri yapıldı ve birbirleriyle haberleşebilen savunma hatları oluşturuldu. Murtaza Kalesi de bu büyük savunma zincirinin sessiz halkalarından biri hâline geldi.
Bugün kalenin çevresine bakıldığında görülen geniş vadiler ve geçitlerin her biri askerî bakımdan büyük önem taşıyordu. Uzakta yükselen toz bulutları yaklaşan bir ordunun habercisi olabiliyor, ateş ve dumanla verilen işaretler kilometrelerce ötedeki kalelere ulaştırılabiliyordu. Böylece Melendiz'in zirveleri yalnızca çobanların değil, nöbet tutan askerlerin de mekânı oluyordu.
Fakat tarih yalnızca yazılı belgelerden ibaret değildir. Anadolu'da birçok köyün geçmişi, yaşlıların anlattığı hikâyelerde yaşamaya devam eder. Murtaza'da da böyledir. Köy halkının nesilden nesile aktardığı anlatılar, akademik araştırmaların ortaya koyduğu tarihî verilerle ilginç biçimde örtüşmektedir.
Anlatıya göre Murtat, Dirmit, Andul ve Vandol isimli dört kardeş bu dağlık bölgede farklı yerleşmeler kurmuştur. Bunların en büyüğü olan Murtat, kalenin çevresine yerleşmiş, diğer kardeşler ise vadinin farklı noktalarında kendi köylerini oluşturmuştur. Zaman içerisinde kardeşler arasında en büyük anlaşmazlık ise suyun paylaşımı yüzünden yaşanmıştır.
Terazi Boğazı ve Gâvur Arkı adı verilen eski su kanalları bu mücadelenin sessiz tanıklarıdır. Rivayete göre Murtat, su yollarını kontrol ederek kardeşlerinin kullandığı suyu zaman zaman sınırlandırmıştır. Belki bu olay olduğu gibi yaşanmıştır, belki de halk hafızasının oluşturduğu sembolik bir anlatıdır. Ancak ilginç olan nokta şudur ki bu eski su yollarının kalıntıları günümüzde hâlâ görülebilmektedir. Üstelik Osmanlı döneminde hazırlanan resmî belgelerde de aynı su yollarının köyler arasında su paylaşımında kullanılmaya devam ettiği kayıt altına alınmıştır.
Osmanlı Devleti'nin bölgeye hâkim olmasıyla birlikte Melendiz havzasında yeni bir nüfus hareketliliği başlamıştır. Konar-göçer Türkmen toplulukları yavaş yavaş bu dağlık coğrafyaya ulaşmış, yaz aylarında yaylalara çıkmış, kış aylarında daha alçak kesimlere inmişlerdir. İlk zamanlarda göçebe hayatın gereği olarak mevsimlik konaklayan bu topluluklar, zamanla su kaynaklarının çevresinde kalıcı yaşam alanları oluşturmaya başlamışlardır.
Özellikle Osmanlı Devleti'nin XVI. yüzyılın ilk çeyreğine ait resmî kayıtları, Murtaza Köyü'nün tarihî sürekliliğini ortaya koyan önemli belgeler arasında yer almaktadır. 1500-1522 yılları arasını kapsayan 42 ve 455 numaralı Tapu Tahrir Defterleri ile 387 numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Karaman ve Rum Defteri, köyün Bizans Devleti'nin bölgedeki hâkimiyetinin sona ermesinden sonra da kesintisiz biçimde iskân edilmeye devam ettiğini açıkça göstermektedir. Bu kayıtlar, yerleşimin yalnızca varlığını sürdürdüğünü değil, aynı zamanda Osmanlı idarî sistemi içerisinde nüfusu, vergi düzeni ve üretim yapısıyla tanımlanmış bir köy statüsüne sahip olduğunu da ortaya koymaktadır.
Söz konusu defterlerde köyün adı farklı yazım biçimleriyle karşımıza çıkmaktadır. Dönemin yazım anlayışı ve kâtiplerin telaffuz farklılıklarından kaynaklanan bu çeşitlilik nedeniyle yerleşim, Murtazı, Murtandı ve Mutandı adlarıyla kaydedilmiştir. Bu isim farklılıkları, farklı köyleri değil, aynı yerleşimi ifade etmektedir. Osmanlı arşiv belgelerinde sıkça rastlanan bu tür yazım değişiklikleri, yer adlarının zaman içinde geçirdiği fonetik dönüşümleri göstermesi bakımından da önem taşımaktadır.
Dolayısıyla XVI. yüzyılın başlarına ait bu resmî tahrir ve muhasebe kayıtları, Murtaza Köyü ile yakın çevresinin Bizans sonrası dönemde de yaşamın devam ettiği, ekonomik faaliyetlerin sürdürüldüğü ve Osmanlı idarî teşkilatı içerisinde düzenli olarak kayıt altına alınan köklü bir yerleşim olduğunu belgeleyen en önemli tarihî kaynaklar arasında yer almaktadır.
Tarihî kayıtlar, Budaklı başta olmak üzere çeşitli Türkmen cemaatlerinin Melendiz çevresinde yaşadığını göstermektedir. Bu insanlar için dağ yalnızca bir coğrafya değil; hayatın kendisiydi. Koyun sürüleri, keçiler, yaylalar ve su gözeleri onların en büyük zenginliğiydi. Bu yüzden Murtaza'nın kaderi tarımdan çok hayvancılıkla şekillendi. Bugün bile köyün kültürel hafızasında çobanlık, yaylacılık ve sürü hayatı önemli bir yer tutmaktadır.
Yerel anlatılara göre bugünkü köy halkının önemli bir kısmı Pilavcılar ve Arife adıyla anılan göçer Türkmen gruplarına dayanmaktadır. Köye ilk geldiklerinde bölgede yaşayan Rumlarla karşılaşmışlar, bir süre aynı coğrafyayı paylaşmışlardır. Anadolu'nun birçok yerinde olduğu gibi burada da medeniyetler birbirini tamamen ortadan kaldırmamış; aksine aynı toprağı paylaşarak yeni bir kültürel doku meydana getirmiştir. Bu yüzden Murtaza'nın tarihi tek bir millete veya tek bir döneme ait değildir. O, farklı toplumların bıraktığı izlerin üst üste eklenmesiyle oluşmuş uzun bir medeniyet yolculuğudur.
Köyün bugünkü mimarisi de bu tarihî sürekliliğin en dikkat çekici örneklerinden biridir. Murtaza evleri, halkın "kemerli oda" adını verdiği geleneksel taş yapılarıyla Kapadokya mimarisinin özgün örnekleri arasında yer alır. Andezit ve bazalt taşları kullanılarak inşa edilen bu yapılar yalnızca barınma ihtiyacını karşılamamış; sert iklime karşı doğal bir koruma sağlamış, yazın serin, kışın sıcak kalan yaşam alanları oluşturmuştur.
Bu evlerin en dikkat çekici yönü ise rastgele yapılmamış olmalarıdır. Vadinin eğimine göre sıralanan yapılar birbirine yaslanır, kimi zaman kaya oyma mekânlarla birleşir, kimi zaman da dar sokakların iki yanına dizilerek adeta taşın içerisinden doğmuş hissi verir. Uzaktan bakıldığında köy ile dağ arasında kesin bir sınır yoktur. Evler sanki dağın devamı gibidir.
Araştırmalar, bu yapı tekniğinin Rum ve Ermeni taş ustalarından öğrenildiğini, daha sonra Türk ustalar tarafından geliştirilerek uzun yıllar sürdürüldüğünü göstermektedir. İşte Anadolu'nun en güzel taraflarından biri de budur. Bilgi, milliyet tanımaz. Bir usta yaptığı kemeri çırağına öğretir; çırak başka bir millete mensup olsa bile aynı tekniği yaşatır. Böylece taş ustalığı da nesilden nesile aktarılan ortak bir kültür mirasına dönüşür.
Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar köyün taş ustaları yalnızca Murtaza'da değil, çevredeki birçok yerleşimde de kemerli yapılar inşa etmiş, bu zanaat uzun yıllar köy ekonomisine katkı sağlamıştır. Ancak betonarme yapı malzemelerinin yaygınlaşmasıyla birlikte bu gelenek yavaş yavaş unutulmaya başlamış, taş ustalarının çekici ve keseri yerini hazır malzemelere bırakmıştır. Böylece yalnızca bir meslek değil, yüzyılların bilgi birikimi de sessizce kaybolmaya yüz tutmuştur.
Murtaza'nın en canlı geleneklerinden biri ise yaylacılıktır. İlkbaharda karların erimesiyle birlikte sürüler Melendiz Dağları'nın yüksek otlaklarına çıkarılır. Çobanlar bez çadırlarını kurar, taş ağıllarını yapar, peynirlerini serinlik adı verilen doğal depolarda muhafaza ederler. Sonbaharın yaklaşmasıyla birlikte ise uzun bir göç başlar. Günler süren yolculuk sonunda sürüler daha ılıman bölgelere ulaştırılır. Bu döngü yalnızca ekonomik bir faaliyet değil, yüzlerce yıldır devam eden bir hayat anlayışıdır.
Yüzyıllar boyunca bölge halkının temel geçim kaynaklarından biri olan küçükbaş ve büyükbaş hayvancılık, köy çevresindeki yaylakların düzenli olarak kullanılmasını sağlamış; bu durum mevsimlik yerleşme geleneğinin oluşmasında ve kuşaktan kuşağa aktarılmasında önemli rol oynamıştır. Doğal otlakların zenginliği ve yüksek kesimlerin yaz aylarında sunduğu elverişli iklim koşulları, Murtaza Köyü'nün hayvancılık faaliyetlerini belirleyen en önemli coğrafi unsurlar arasında yer almıştır.
İlkbaharın sonlarına doğru, özellikle mayıs ayıyla birlikte köy halkı sürülerini yaz boyunca otlatmak amacıyla çevrede bulunan yaylaklara çıkarmaktadır. Bu yaylaklar arasında Kemer, İnceöz, Bozdağ, Gümüşlü, Kaleardı, Ketençimen, Keklik, Salıharman, Taşgöl, Gıcılı, İlientaşı, Çukuryurt, Çayırınöz, Keçelik ve Bunelekardı önemli bir yere sahiptir. Bu alanlarda yaz boyunca sürdürülen hayvancılık faaliyetleri yalnızca ekonomik bir üretim biçimi değil, aynı zamanda köyün sosyal hayatını şekillendiren geleneksel bir yaşam düzenidir. Yaylaklarda geçirilen aylar boyunca sürülerin bakımı yapılmakta, süt ve süt ürünleri üretilmekte, hayvanların doğal otlaklardan en verimli şekilde yararlanması sağlanmaktadır.
Sonbaharın yaklaşması ve yüksek kesimlerde havaların soğumaya başlamasıyla birlikte yaylak dönemi sona ermektedir. Kış mevsiminin sert iklim şartları nedeniyle sürülerin bu alanlarda barınması ve yeterli ot bulması mümkün olmadığından, güz mevsimiyle birlikte yaylaklar terk edilmektedir. Bu dönemde Murtaza Köyü'ndeki yetiştiriciler, hayvanlarını daha ılıman iklim koşullarına sahip kışlak alanlarına götürmektedir. Bu amaçla özellikle Yeşilhisar ilçesine bağlı Kaleköy, Akköy ve Erdemli köylerinde kiralanan geniş otlaklar kullanılmaktadır. Sürülerle gerçekleştirilen bu mevsimlik göç, arazi ve hava şartlarına bağlı olarak yaklaşık üç ila dört gün süren zorlu bir yolculuğun ardından tamamlanmaktadır.
Bu yaylak-kışlak düzeni, yalnızca hayvanların mevsimsel ihtiyaçlarını karşılayan ekonomik bir faaliyet olmanın ötesinde, Murtaza Köyü'nün tarihî kimliğini oluşturan önemli kültürel miras unsurlarından biridir. Geçmişten günümüze kadar sürdürülen bu gelenek, bölge insanının doğayla kurduğu uyumlu ilişkinin, üretim kültürünün ve Anadolu'da yüzyıllardır devam eden konar-göçer hayvancılık anlayışının yaşayan örneklerinden biri olmayı sürdürmektedir.
Yaylada kurulan geçici yerleşmeler de başlı başına küçük bir köy gibidir. Çadırlar, ağıllar, kuzuluklar, ocaklar, depolar ve çoban köpeklerinin barındığı kulübeler, doğanın şartlarına göre şekillenen sade fakat işlevsel bir düzen oluşturur. Burada hiçbir yapı gösteriş için yapılmaz. Her taşın, her direğin ve her çadırın belirli bir amacı vardır. İşte bu sadelik, Anadolu insanının tabiatla kurduğu güçlü ilişkinin en güzel göstergesidir.
Bugün Murtaza'yı gezen biri belki büyük tarihî eserlerle karşılaşmayacaktır. Fakat dikkatli bakarsa taşların arasında yüzyılların emeğini, su yollarında medeniyetlerin devamlılığını, yaylalarda göçebe kültürünün son izlerini, kemerli evlerde ise Anadolu taş ustalığının inceliğini görecektir.
Köyün yakınlarında yer alan ve adını Murtaza Köyü'nden alan Murtaza Barajı, bölge tarımı açısından büyük önem taşımaktadır. Barajın suları başta Murtaza Köyü olmak üzere çevrede bulunan Hacı Abdullah ve İnli yerleşimlerinin tarım arazilerinin sulanmasında kullanılmaktadır. Böylece bölgedeki tarımsal üretimin sürdürülebilirliği açısından önemli bir su kaynağı görevi üstlenmektedir. Özellikle yaz aylarında baraj çevresi doğal güzelliği sayesinde ziyaretçilerin uğrak noktalarından biri hâline gelmektedir.

Murtaza Barajı'nın yanı sıra köy sınırları içerisinde bulunan Murtaza Kalesi ve Ketençimen mevkii de bölgenin dikkat çeken doğal ve tarihî alanları arasında yer almaktadır. Yaz mevsiminde bu alanlara çevre il ve ilçelerden çok sayıda ziyaretçi gelmektedir. Murtaza Kalesi'nin Bizans döneminden günümüze ulaşan tarihî bir yapı olduğu bilinmekte olup, bölgenin geçmişine ışık tutan önemli kültür varlıklarından biridir. Ketençimen ise yaz aylarında serin yayla havası ve doğal güzellikleriyle ilgi görürken, kış mevsiminde yeterli kar örtüsünün oluştuğu dönemlerde kayak ve çeşitli kış sporlarına elverişli yapısıyla öne çıkmaktadır.
Köyde yaklaşık 235 hane bulunmakta olup nüfusu 1.800 kişi civarındadır. Nüfusun yaklaşık %45'ini kadınlar, %55'ini ise erkekler oluşturmaktadır. Ancak yıl içerisinde özellikle eğitim, çalışma ve ekonomik nedenlerle farklı şehirlerde yaşayan Murtazalıların varlığı nedeniyle köyün fiilî nüfusu mevsimlere göre değişiklik gösterebilmektedir.
Arazi yetersizliği ve ekonomik imkânların sınırlı olması, Murtaza halkının önemli bir bölümünü farklı yerleşim merkezlerine yöneltmiştir. Özellikle Niğde şehir merkezi, köyden göç eden ailelerin en yoğun olarak yaşadığı yerlerden biridir.
Geçmişte ve günümüzde Murtaza Köyü'nden büyükşehirlere yönelik iş gücü göçü de dikkat çekmektedir. Özellikle aile reislerinin önemli bir kısmı geçimlerini seyyar satıcılık, hamallık ve benzeri işlerde çalışarak sağlamış, çok sayıda köy sakini ise başta İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlerde çalışmayı tercih etmiştir. Bu göç hareketi, köy ekonomisinin yalnızca tarım ve hayvancılığa dayanmadığını, aynı zamanda şehirlerde çalışan Murtazalıların elde ettikleri gelirlerle de desteklendiğini ortaya koymaktadır. Böylece Murtaza Köyü, geleneksel kırsal yaşamını korurken aynı zamanda şehirlerle güçlü ekonomik ve sosyal bağlar geliştiren yerleşimlerden biri olma özelliğini sürdürmektedir.
Mehmet Baş
Kaynakça
Falay, Burak. “Kapadokya Bölgesi'nde Kırsal Bir Yerleşmenin Ortaya Çıkışı ve Değişim Süreci: Niğde-Murtaza Köyü.” Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, TBMM 100. Yıl Özel Sayısı, 2020, ss. 1-27.
Falay, Burak. Kırsal Bir Yerleşmenin Ortaya Çıkışı ve Değişim Sürecinin Etnoarkeolojik Bir Yaklaşımla Araştırılması: Niğde-Murtaza Köyü. Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, İstanbul, 2019.
Oflaz, Mustafa. 16. Yüzyılda Niğde Sancağı. Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Ankara, 1992.