Sarı ineğimizin satıldığı günü hiç unutamıyorum. O zamanlar beş ya da altı yaşlarındaydım. Çocuk aklımla dünyanın bütün iyiliklerinin bizim evin avlusunda toplandığını sanırdım. Evimizin, annemin, babamın, kardeşlerimin ve bir de sarı ineğimizin olduğu küçük dünyamızda her şey yerli yerindeydi.
O gün ineğimizi satmıştık.
İneği kamyona yüklediklerinde arkasından bakakalmıştım. Bir türlü gözlerimi ondan ayıramıyordum. O da başını çevirip bize bakıyordu. Gözlerinde ne vardı bilmiyorum ama o bakışı hâlâ dün gibi hatırlıyorum. Sanki gitmek istemiyor, bizi bırakıp nereye götürüldüğünü anlamaya çalışıyordu. Arada bir acı acı böğürüyor, sesi avlunun duvarlarına çarpıp yeniden kulaklarımıza geliyordu. Ben de hüngür hüngür ağlıyordum. Ağlamaktan nefesim kesiliyor, burnumu çeke çeke kamyonun arkasından bakıyordum. Çocuk aklımla ineğimizin bizi bırakıp gitmesine bir türlü anlam veremiyordum. İnsanların neden böyle bir şey yaptığını, bir canlının neden evinden koparılıp götürüldüğünü anlayacak yaşta değildim.
Kamyona yüklenip gözden kaybolduktan sonra hep birlikte eve döndük. Evde tuhaf bir sessizlik vardı. Dış evde, yere serilmiş çulların üzerinde duran minderlerin kenarına iliştik. Kimse kimseyle konuşmuyordu. Annemin gözlerinden süzülen yaşları görüyordum. Başını öne eğmiş, sessizce oturuyordu. Evde sanki bir cenaze çıkmış, geride kalanlar da onun ardından yas tutmak için bir araya gelmişti. Ne bir ses vardı ne de bir hareket. Az önceye kadar evimizin bir parçası olan sarı ineğimizin yokluğu, bütün odaları doldurmuştu.
Babam bir müddet sonra ayağa kalktı.
“Ben kahveye gidiyorum.” dedi.
Üzerinde, yürüdükçe etekleri savrulan, soğuk bir rüzgârı andıran pardösüsü vardı. Ayazın kapı aralığından içeri sızdığı tahta kapıyı açtı. Kapının gıcırtısı o sessizliğin içinde daha bir belirgin duyuldu. Sonra pardösüsünün yakasını kaldırıp dışarı çıktı, gitti. Babamın da üzgün olduğunu hissediyordum ama çocuk aklımla onun neden kahveye gittiğini anlayamıyordum. Belki de insan bazen evin içindeki hüznü taşıyamaz, kendisini dışarı atmak isterdi.
Ben bir müddet minderde oturdum. Sonra gözlerim evin tavanındaki hezenlere takıldı. Bir bir saymaya başladım. Saydıkça sayıyor, nerede kaldığımı unutunca yeniden başa dönüyordum. Çocuk aklımla kendime bir uğraş bulmaya çalışıyordum. Fakat ne yapsam içimdeki sıkıntı dağılmıyordu. Yerimde duramadım. İçeride yatakları kaldırıp indirdiğimiz yüklüğün üzerine çıktım. Oradan evin içine, duvarlara, eşyalara bakıyordum.
Annem beni görünce:
“Oradan düşen kolunu kanadını kıran, in şuraya!” diye seslendi.
İndim. Biraz sonra bu defa halı dokuduğumuz ıstar ağacına tırmandım. Belki yüksekten bakınca içimdeki sıkıntı geçer sanıyordum. Annem beni oradan da indirdi. O gün ne yapsam annemin gözüne batıyordu. Oysa annemin bana kızacak hâli bile yoktu. Ben de bunu seziyordum. Yalnızca evin içinde dolaşıyor, bir yerlere tırmanıyor, bir şeylerle oyalanmaya çalışıyordum. Sanki hareket edersem ineğimizin yokluğunu unutacakmışım gibi...
Sonunda soğuk pencerenin önüne oturdum. Camın kenarına ilişip dışarıyı seyretmeye başladım. Kışın ayazı pencerenin camına işlemişti. Dışarıda köyün bildik sesleri birbirine karışıyordu. Bir horoz ötüyor, ötelerde bir eşek anırıyor, köpekler arada bir uluyordu. Her şey her zamanki gibiydi. Köy hayatı kendi bildiği gibi devam ediyordu. Fakat benim kulağım başka bir ses arıyordu.
Bizim ineğin sesi gelmiyordu.
İşte o zaman yokluğunu daha derinden hissettim. Biraz önce kamyonun üzerinde duyduğum böğürtüyü yeniden duymak istiyordum. Ahırın kapısından başını uzatmasını, yemliğine eğilmesini, bizi görünce seslenmesini bekliyordum. Sanki biraz sonra bir yerlerden çıkıp gelecek, hiçbir şey olmamış gibi yerini alacaktı. Ama gelmiyordu. O gün ilk defa bir şeyin gerçekten gittiğini ve bir daha dönmeyebileceğini anlamıştım.
Boğazımda bir şeyler düğümlenmişti. Ağlamak istiyor ama ağladıkça daha çok üzülüyordum. Annemin gözyaşları gözümün önünden gitmiyordu. Babamın pardösüsüyle kapıdan çıkışı, kamyonun arkasından bakan ineğimiz, avluda kalan o tuhaf sessizlik... Hepsi bir araya gelmiş, küçücük yüreğime sığmayacak kadar büyümüştü.
O gece sabaha kadar ateşler içinde kavruldum. Üzerime traktör kasaları devriliyordu sanki. Kocaman kasalar üst üste yığılıyor, altında kalıyor, nefes alamıyordum. Kurtulmak için çırpınıyor ama bir türlü kendimi dışarı atamıyordum. Boğulacak gibi oluyor, ter içinde kıvranıyordum. Gecenin karanlığında gördüğüm bu kâbusların ne kadar sürdüğünü bilmiyorum. Bir ara sırılsıklam uyandım. Üzerimdeki yorganı kenara itip yer yataklarının arasından çıktım.
Dışarıdaki çağlıkta duran bakır helkenin başına vardım. İçindeki suya eğildim. Suyu bir kedi gibi kana kana içtim. Başımı kaldırdığımda serinlik yüzüme vurmuştu. Gece ayazı, terden ıslanmış bedenimi ürpertiyordu. Biraz öylece durdum. Sonra yeniden içeri girdim. Evdekiler uyuyor muydu, uyanık mıydı, bilmiyorum. Benim için o gece bitmek bilmeyen bir geceden ibaretti.
Aradan günler geçti. Hayat kendi akışında devam etti. Büyüdüm. Çocukluğun o küçük dünyasından çıktım, nice insan tanıdım, nice ayrılıklara şahit oldum. Birçok şeyin gelip geçici olduğunu öğrendim. İnsanların birbirinden ayrılışını, evlerin boşalışını, kapıların bir daha açılmayışını gördüm. Kimi zaman bir cenazenin ardından yürüdüm, kimi zaman bir dostun vedasına şahit oldum.
Ama ne zaman bir kamyonun kasasında götürülen bir hayvan görsem, içimde yıllar öncesinden kalma bir şey kıpırdar. Ne zaman bir ineğin böğürtüsünü duysam, o günkü sarı ineğimiz gelir gözlerimin önüne. Başını çevirip bize bakışı, acı acı böğürmesi, annemin sessizce akan gözyaşları, babamın pardösüsünü giyip kahveye gidişi...
Aradan bunca yıl geçti. Nice sabahlar oldu, nice akşamlar geçti. Nice ayrılıklar yaşadım. Fakat hâlâ o sarı ineğin satıldığı günü unutamıyorum.
Meğer insanın çocuklukta biriktirdiği bazı acılar, ömrünün sonuna kadar kendisine arkadaşlık edermiş.
Mehmet Baş