Bundan otuz beş sene evveldi. Niğde'de Perşembe Pazarı'nda el arabasıyla hamallık yapıyordum. Kışın en çetin günlerinden biriydi. Her taraf buz tutmuş, kaldırımlar kayganlaşmış, soğuk insanın iliklerine kadar işlemişti. Sabahın ayazında el arabasının kollarını kavradığımda ellerim uyuşuyor, nefesim yüzüme çarpıp geri dönüyordu.
Pazarın içinde bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, yük taşıyarak üç beş kuruş kazanmaya çalışıyordum. O vakitler çocukluğun da yoksulluğun da kendine mahsus bir ağırlığı vardı. İnsan bazı şeyleri istemeyi bile kendine yakıştıramazdı. Hele bazı yiyecekler vardı ki yalnızca seyredilirdi; tadına bakmak, başka çocukların harcı gibi görünürdü.
Bir ara muz tezgâhının önünde durdum. Sarı sarı muzlar, soğuğun ortasında insana başka bir mevsimden gelmiş gibi görünüyordu. Bir süre öylece baktım. Muz yemek bizim için büyük lükstü. Öyle her canımız istediğinde alıp yiyebileceğimiz bir şey değildi. Belki de o yüzden uzun uzun seyrettim.
Sonra kebapçı tezgâhının önünde durdum. Şişlerde pişen kebapları, ateşin üzerinde ağır ağır dönen etleri seyrettim. Dumanı burnuma kadar geliyor, kokusu insanın karnını daha da acıktırıyordu. Ne muz alabilecek param vardı ne de bir dürüm kebap yiyecek imkânım. Seyretmekle yetindim. Sonra el arabamın başına geçip yeniden işime koyuldum.
Akşama kadar üç yük taşıdım. Üç yükün karşılığında ne kadar para kazandığımı bugün hatırlamıyorum. Fakat o paranın benim için ne kadar kıymetli olduğunu hatırlıyorum. Gün boyu soğuğa, yorgunluğa ve açlığa karşı çalışmıştım. Akşam olunca artık eve dönme vakti gelmişti.
Kale tarafında oturduğumuz eve doğru yürüyordum. Hava iyice kararmış, soğuk daha da keskinleşmişti. Bir ara yolumu beş çocuk kesti. Önümü çevirdiler. İçlerinden birinin elinde çaputa sarılmış bir bıçak vardı. Pek de büyük görünmeyen o bıçak, karanlığın içinde birdenbire bütün ağırlığıyla karşıma dikildi.
— Çıkar lan paraları, dediler.
Vermiyorum, dedim.
Belki korkmuştum ama o an korktuğumu belli etmek istemiyordum. Gün boyu çalışıp kazandığım üç beş kuruşu öylece teslim etmek ağır gelmişti. İçlerinden biri elindeki bıçağı bacağıma dürttü. Canım yandı. Ne olduğunu tam anlamaya fırsat bulamadan çocuğa bir tokat attım. Ötekiler bir anda dağılıp gittiler.
Ben olduğum yerde kaldım. Bir taraftan bacağım kanıyor, diğer taraftan soğuktan tir tir titriyordum. Biraz önce muz tezgâhının önünde duran, kebapların pişmesini seyreden çocuk gitmiş; yerini bacağından yaralanmış, eve bir an önce ulaşmaya çalışan başka bir çocuk almıştı.
Eve vardığımda hâlimi görenler ne olduğunu sordular.
— Düştüm, dedim.
Başka bir şey anlatmadım. Bıçağı, çocukları, parayı, kanayan bacağımı kimseye söylemedim. Belki korktuğumdan, belki de o yaşta insanın kendine göre bir gururu olduğundan... Bilmiyorum. Bildiğim, kimseye bir şey anlatmak istemediğimdi.
Sobanın başına oturdum. Isınmaya çalışıyordum ama üşümem bir türlü geçmiyordu. Bacağımın sızısı bir tarafta, günün yorgunluğu öte tarafta... Gözlerimi kapattıkça gün içinde gördüklerim gelip gözümün önüne düşüyordu. Muzlar, ateşte pişen kebaplar, pazarın kalabalığı...
Akşam yemeğinde bulgurla patatesten yapılmış lepe vardı. Yuka ekmeğe sarıp turşuyla birlikte yedim.
Yemekten sonra kütüphaneden aldığım Dede Korkut kitabını elime aldım. Okumaya başladım. Kitabın sayfaları arasında dolaşırken bacağımın sızısını unutmaya çalışıyordum. Bir tarafta Dede Korkut'un yiğitleri, bir tarafta benim çocuk aklımla başımdan geçenler vardı. Kitabı okuyordum ama ara sıra gözüm bacağıma kayıyordu. Kimseye göstermemiştim. O gece de göstermedim.
Bacağım günlerce sızladı. Bir hafta kadar topal topal gezdim. Yarayı kendi hâline bıraktım, zamanla iyileşti. Hayat da kaldığı yerden devam etti. Yine pazara gittim, yine el arabasının kollarına sarıldım.
Şimdilerde ne zaman bir muz tezgâhının önünden geçsem, gözüm istemsizce muzlara takılıyor. Yıllar önceki o pazar yeniden kuruluyor sanki gözümün önünde. Soğuk, el arabası, kebapçı tezgâhı, eve giden yol, çaputa sarılmış bıçak ve sobanın başında kitabını okuyan o çocuk...
Sonra bacağımdan yukarı doğru ince bir sızı yürüyor.
Ve anlıyorum ki bazı çocukluk hatıraları insanın peşini hiç bırakmıyor.
Mehmet Baş