Bir kalbin olduğunu unutma demiştim giderken. Beş duyu zindanında esir düşmüş kalpler için aşkın pek de anlatabileceği bir şey yoktur. Hem kalbin göğsünün sol tarafına yerleştirilen bir taş parçası değil de nedir. Aşk şehrin varoşlarına teşhis edilemeyen bir ceset gibi atılıp gitmiştir çoktan. Belki de şimdi bir kimsesizler mezarlığında kıyamet gününü gözlüyordur.
Sen benim çalınmış rüyalarımı hiç görmedin. Seninle aynı uykuya yatıp da hep başka sabahlarda uyandık. Evet senin de bir kalbin var ve gördüğüm kadarıyla atmayı çoktan unutmuş. Şehir bizim yorgun rüyalarımızın çok uzağında çimentodan bir denizi andırıyor şimdi. Üstümüzde yaşamanın laneti üstümüzde kara büyülerin dağılmayan bulutları. Bütün arayışların bittiği yerde kayboluşlar çalıyor kapımızı. Bulunmak istedikçe daha çok kayboluyoruz. Yakınlık içinde uzaklığı yaşıyoruz, sebepsiz hüzünler locasında. Alnına ay ışığının şavkı düşmüş kara gecelere at sürüyoruz birlikte. Gemilerin karaya oturduğu yerde yelken açıyoruz yepyeni acıların limanına.
Dudaklarımızda lal olmuş şarkılar. Aşk diyorlar bu kırgın bu sessiz bu ince yaranın adına. Aşk diyorlar bir gülün üstüne düşüp yaralanmanın adına. Sağanaklar altından gelip geçiyoruz beraber. Bitmeyen bir çırpınışa dönüyor masmavi göklerin kalbinde uçuşumuzun adı. Çığlıkların vurduğu kanatlarımız artık taşıyamıyor suskunluğumuzun gövdesini. Düşüşümüzün destanını süslüyor yasak meyvelerle harmanlanmış cehennem gülleri.
Her sabah besmele ile başlıyoruz yeni güne, üstümüzde sabahın mahmurluğunu kuşatan yepyeni hüzünler, sanki bir savaşta yenildik ve kılıçtan geçirildi bütün beklentilerimiz. Belki de esir düştük adını bile bilmediğimiz bir ülkenin zindanlarında. Belki de asırlar önce öldük ve yaşadıklarımızın filmini seyrediyoruz mahşerin topraktan ekranında. Belki de adını bile bilmediğimiz bir cehennemin içinde işlediğimiz günahların azabını çekiyoruz dijital rüyaların gölgesinde.
Akşamları kitaplara sığınıyoruz, hüzünlü şarkılara sığınıyoruz yine de dolmuyor kalbimizin büyük boşluğu. Yine de şemsiyelerle çıkıyoruz yağmur dualarına.
Senden yine sana doğru yola çıkışımın hikayesi yazıyor aşk kitaplarında. Çırpınıp içinde döndüğüm denizin kıyılarından el sallıyorum kahverengi gözlerine. Hiçbir lügatte yazmıyor adın. Sana dair yeni kelimeler arıyorum unutulmuş sözlüklerde. Çay içiyorum senden yine sana doğru yola çıktığım akşamların yıldızları dökülmüş avlusunda. Kan renginde çiçekler deriyorum henüz söylenmemiş türkülerin otağında. Adınla başlayan cümleler yazıyorum kalbimin henüz kirlenmemiş sayfalarına.
Öksüz çocukların dilinde yoksulluk şarkıları, kan kusan denizlerin sahillerinde bir bir karaya vuruyor ümitlerimiz. Sırtımızda dostlarımızın gül dallarıyla süslenmiş hançerleri. Yüzümüzde gülümseme provaları, ellerimizi üşüten yağmurların kadehinde baldıran zehirleri içiyoruz durmadan. Yalnızlığın yüz görümlüğünü açıp kalabalıklar arasına at sürüyoruz seninle. Sonra tenhalaşıyor bir bir sokaklar, yıldızlar dökülüyor avuçlarımıza.
Bir ayrılık bir yoksulluk ve bir de ölüm. İşte bizim şarkımız bu bahar gözlüm. Kimsenin bilmediği bir ülkenin kimsenin bilmediği şehrinde öylesine yaşayıp giderken. Her sabah bir uykunun koynundan uyanıp ruhundan seneler önce taşınmış bedenimizi sağa sola taşırken.
Şimdi ben senin gölgende büyütüyorum güllerimi , şimdi ben akşam trenlerinde türküler söylüyorum sevdaya dair. Sen bu beton labirentleri arasında kaybolduğundan beri saçlarını serinleten rüzgarların göğsüne tutuyorum sinemi. Hiç kimse bilmese de hiç kimse dinlemese de hep seni söylüyor dilim. Gel uyanılmaz uykulara dalmadan önce. Çünkü kelimeler sultanı sükutun dizginlerine yapıştığında lal olmuş dudaklarımız bir gül gibi solup gidecek.
Mehmet Baş