Niğde’den İstanbul’un ruhani derinliklerine uzanan bir yolculuk… Ebubekir, namı diğer Niğdeli Bekir Efendi, hayatı boyunca sadece kendi hakikatini yaşamakla kalmamış, ardında iz bırakmadan yürümeyi de başarmış bir veli. Onu tanıyanlar azdır, lakin hakkında anlatılanlar bir ömür boyu konuşulmaya yeter.
Edirnekapı’dan aşağı inen Savaklar Caddesi’nde, Mısır Tarlası Mezarlığı’na bakan bir köşede, unutulmuş bir kabir bizi kendine çağırır. Taşın üzerine işlenmiş kelimeler, adeta geçmişin yankısı gibidir:
“Sultan Muhammed Han Hazretleri’nin türbedârı Şeyh Bekir Efendi Hazretlerine Fatiha…”
Onun kabri, zamanın sert akışına karşı durmuş, hikâyesini saklayan bir sır sandığı gibidir. İnsan, bu taşın önünde dururken, içinden gelen bir sesle Bekir Efendi’nin sessiz hikâyesine ortak olur.
Niğdeli Bekir Efendi, ömrü boyunca kuru ekmekle karnını doyuran, fakat maneviyat sofrasında cömert bir ev sahibi olan bir hakikat yolcusuydu. Fakirlik, onun için şikâyet edilecek bir hâl değil, bilakis, Yaratıcı’ya daha yakın olmanın bir vesilesiydi. Yine de kendi halini, bazen mahcup bir çocuk edasıyla sorgular ve şöyle derdi:
“Yarabbi! Ben senin üvey kulun muyum?”
O, yokluğu dahi bir zenginlik olarak gören, insanların dertlerini bir kelimeyle unutturan bir gönül ehliydi. Bir sözüyle fakiri zengin eder, yoksulu sevindirirdi. Fakat kendisi, dünyayı her daim elinin tersiyle itmiş, yalnızca gönlündeki hakikatle yaşamıştı.
Bekir Efendi, memleketine olan sevgisiyle de tanınırdı. Ona hemşehrisi olduğunu söyleyenlere bir başka ilgiyle bakar, sahip çıkardı. Fakat bunu bilen birileri, onun huzuruna çıkarken “Niğdeliyim” yalanını söylerdi. Bekir Efendi bu yalanı bilse de, muzip bir tebessümle karşılık verirdi:
“Bak bu yalanı sevdim işte!”
Belki de, onun gönül gözüyle baktığında, her insan bir şekilde memleketine, yani hakikate aitti. Bu yüzden kimseyi reddetmez, herkesi kendi sıcaklığıyla sarardı.
Ölüm, Niğdeli Bekir Efendi için bir son değil, bir kavuşmaydı. Son günlerinde müridi Ahmed Amîş Efendi’yi yanına çağırdı ve ona türbedarlık görevini devretmesini buyurdu. Fakat işlerin tamamlanması, onun ruhunun teslim edilmesine bağlıydı. Birkaç saatlik bir gecikme, onun vefatını bile erteletmişti. Amîş Efendi bu durumu anlamış, fakat her defasında hayretle karşılamıştı.
Bekir Efendi, vefatından önce müridine dönerek:“Ahmed’im, ben gidiyorum. Ama yanımda olursan belki dayanamazsın. Birkaç dakika çık da dışarıda dolaş,” demişti.
Amîş Efendi, şeyhinin dediğini yapıp döndüğünde, Bekir Efendi hâlâ oturuyordu. Ancak bu kez, ruhunun âlemi cemâle yükseldiğini hissetmişti. O hâlâ huzurla oturur vaziyetteydi, fakat bedeni sessizliğe bürünmüştü. Amîş Efendi, bu anı anlatırken gözyaşlarını tutamazdı:
“O ölmedi; ben öldüm. O, kaldı.”
Bugün Edirnekapı’da, Mısır Tarlası Mezarlığı’nda, Bekir Efendi’nin kabri hâlâ ziyaretçilerini bekler. Kabri başında edilen dualar, onun ruhaniyetine bir armağan gibidir. Taşın üzerindeki kelimeler, onun bir türbedâr olmanın ötesindeki hikâyesini, gölgeler arasında yankılanan bir hatıra gibi fısıldar.
Niğdeli Bekir Efendi, hakikatin sadeliğini yaşayan ve anlatan bir veli olarak, sessizliğin içinde bile insanlara ışık tutmaya devam eder.
Mehmet Baş
Fatih'in Türbedarı: Niğdeli Bekir Efendi
Mehmet BAŞ
Yorumlar