1096 yılının sonbaharı, Anadolu toprakları için sadece bir yaprak dökümü değil, bir medeniyetin varoluş sınavıydı. Doğudan bakanlar, Roma’nın çürüyen kalıntıları arasında yeşeren İslam şehirlerini görürken, batıdan gelenler için bu topraklar hâlâ birer ganimet sofrasıydı. Bu sefer sofra daha büyük, iştah ise daha yırtıcıydı. Papa II. Urbanus’un çağrısıyla Avrupa’nın her köşesinden toplanan binlerce şövalye, dinsel bir amacın gölgesinde Kudüs’e yürümeye yemin etmişti.
Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos, bu çetin kervanı kendi müttefiki gibi gösterse de, gözlerini Selçuklu payitahtı Konya’ya çevirmişti. Haçlılar için Anadolu bir geçit değil, gerektiğinde bir mezar, gerektiğinde bir kale olacaktı. Bu sefer, Sultan I. Kılıçarslan için bir dönüm noktasıydı. İznik’i kaybetmişti, ama bağımsızlık ruhu hala dipdiri idi. Ve asıl savaş şimdi başlıyordu.
Sultan Kılıçarslan, Konya’daki sarayında otağında yalnız oturuyordu. Mum ışığı duvarlarda titrerken artık her nehir, her ova bir yara gibi gözüküyordu gözünde.
İçeriye önce bir sancaktar girdi, ardından iki komutan: Gümüştekin Gazi ve Hasan Bey. Gümüştekin ağır ve tecrübeli bir komutandı. Zaman zaman sertliğiyle tanınsa da, savaş meydanında asla sarsılmazdı. Hasan Bey ise gençti; gözleri metanet, sesi imanla doluydu.
— “Sultanım,” dedi, diz çökerek, “İznik yıkıldı, ama biz hâlâ ayaktayız. Yüreğimizde nehirler akıyor, kılıcımızda nice yeminler var. Emir verin, gidelim.”
Kılıçarslan başını kaldırdı.
— “Haçlılar Ereğli’ye doğru iniyor. Ereğli ovası onlara mezar olacak. Lakin onlar iki kola ayrılacak. Gülek Boğazı’ndan Kilikya’ya gidecek olanlar, Bizans’a daha yakın. Diğer kol ise Kayseri’ye ilerleyecek. O yol, Anadolu’nun kalbine, bizim damarlarımıza çıkar.”
Gümüştekin gözlerini kıstı.
— “Onları tek bir vuruşla deviremeyiz. Yılan gibi sürünüyorlar. Kendi yurdumuzda bize tuzak kuruyorlar.”
Sultan yavaşça başını salladı. “İşte bu yüzden,” dedi, “ savaşı meydanda değil, dağda kazanacağız. Hasan, Kayseri yolundaki kol senin olacak. O vadileri, o dağları bizden iyi kimse bilmez.”
Hasan Bey başını eğdi. “Ferman sizinse, can bizimdir. Yola çıkar, göğsümü kalkan eylerim.”
Kılıçarslan, genç kumandanına baktı. Gözlerinde hem hayranlık hem de bir burukluk vardı. “Adın ulu kayalara taşlara yazılsın, Hasan,” dedi. “Bu topraklar seni unutmasın.”
Hasan Bey yola çıktığında yanında yalnızca elli akıncı vardı. Fakat her biri bin kişilik cesarete sahipti. Geceleri yıldızların ardına gizlenir, gündüzleri dağ geçitlerinden ilerlerlerdi. İç Anadolu’nun yüce düzlükleri, bu genç komutanın adımlarını tanıyordu.
Haçlıların Kayseri kolu, Norman ve Frank askerlerinden oluşuyordu. Disiplinliydiler ama bu toprakları bilmiyorlardı. Onlar için Anadolu’nun her ağacı, her taş parçası artık bir düşmandı. Hasan Bey içinse o ağaçlar birer sancak, taşlar birer sadık dosttu.
Melendiz Çayı'nın kenarında ilk baskını yaptılar. Haçlı ordusu bir gece vakti mola verirken, Hasan Bey’in askerleri çember gibi sardı etraflarını. Kılıç sesleri geceyi yırtarken, ateşler söndü, çığlıklar rüzgâra karıştı.
Sonra yine dağa çekildiler.
O dağ... Daha adı bilinmeyen, göğe dimdik uzanan o siyah sırtlı dağ… Hasan Bey’in hem sığınağı hem kalesi oldu. Ne zaman gücü azalsa, dağa çıkar, oradan tekrar aşağıya yıldırım gibi inerdi.
Askerlerinden biri bir sabah ona sordu:
— “Beyim, neden hep bu dağa geliyoruz?”
Hasan, gözlerini zirveye dikti. Bir süre sustu, sonra dedi ki:
— “Çünkü dağ susar, ama unutmaz. Bu dağ bir gün bizimle konuşacak.”
Haçlılar her kaybın ardından daha da hırçınlaştı. Onlar için bu küçük bir Türk komutanıydı. Ama bu komutan, sanki bir ordu gibiydi. Bir türlü yakalanamıyor, her baskın daha çok asker yutuyordu.
Kayseri’ye varmadan önce bu meseleyi çözmeye karar verdiler. Casuslarını gönderdiler, yolları gözlediler ve sonunda Hasan Bey’in dağa her seferinde geri çekildiğini fark ettiler.
Bu bilgi altın değerindeydi.
Frank komutanlarından biri, yağmaladıkları bir köyde bir evin önünde dururken şövalyelerine döndü:
— “Bu Türk kumandanı, dağdan doğan bir bela. Eğer dağa ulaşamazsa, güneşsiz kalır.”
Ve tuzak kuruldu. Dağın etekleri sarıldı. Çıkışlar tutuldu. Hasan Bey, son kez sığındığı dağında artık çemberin içindeydi.
Askerlerinin morali kırılmıştı ama Hasan sükunetini bozmadı.
— “Dağ bizi teslim etmez,” dedi. “Ama biz, bu dağın yüzünü kara çıkarmayız. Ya sabrımızla kazanırız, ya şehadetle…”
O gece, dağın yamaçlarında rüzgâr sessizce eserken Hasan Bey secdeye vardı. Dağ, ilk defa titredi o gece.
Güneşin doğduğu sabahta, dağ sessizdi. Fakat bu sessizlik doğanın değil, savaşın habercisiydi. Hasan Bey, dağın yamaçlarına kurduğu küçük karargâhında oturuyordu. Yanında kalan yirmi beş akıncıdan her biri yorgundu, ama kararlılıkla kılıçlarını ellerinden bırakmamıştı.
Haçlılar dağın dört bir yanını sarmıştı. Bir kuş gibi süzülen Hasan, şimdi kafesin içinde bir aslan gibiydi. Dağın yamacında dizilmiş şövalyelerin zırhları güneşte parlıyor, Frenk komutanlar at sırtında konum alıyor, dağın eteklerine mancınıklar kuruluyordu.
Frenk komutanı, yanındaki askerlere döndü:
— “Bu dağ Türkler için kutsal olmuş. O kumandan, her baskında buraya sığınıyor. Eğer dağ onu koruyorsa, biz dağı öldüreceğiz.”
Ve mancınıklar konuştu. Taşlar, dağın kalbine fırlatıldı. Dumanlar yükseldi, kaya parçaları yamaçlardan yuvarlandı. Lakin Hasan Bey ve adamları siperlerini çelik gibi bir imandan ve inançtan yapmışlardı. Geri çekilmediler.
Bir gün geçti, ardından bir gece. İkinci gün, yiyecek azaldı. Üçüncü gün, su kaynakları kurutuldu. Lakin Hasan bir kez olsun pes etmedi. Her sabah askerlerini toplar, dua ettirir, her gece onları bekleyenin şehadet olduğunu hatırlatırdı.
Askerlerinden biri, Mahmud adında genç bir akıncı, bir gece elinde su testisiyle geldi:
— “Beyim,” dedi, “Artık erzakımız tükeniyor. Su da azaldı. Belki gece vakti bir yarıktan aşağı sarkıp düşmanın arkasına dolanabiliriz.”
Hasan başını iki yana salladı:
— “Bir dağ, sığınağınsa seni ancak yüzün akken uğurlar. Biz bu dağdan gizlice inersek, bir daha onun yüzüne bakamayız. Burada bekleyeceğiz. Gerekirse burada toprağa karışacağız.”
O gece Hasan Bey, otağında yalnızdı. Gözleri kapanırken derin bir rüyaya daldı. Rüyasında, dağın zirvesinden doğuya doğru uzanan bir kervan gördü. Kervanın başında beyaz sarıklı bir ihtiyar vardı. Elinde bir sancak taşıyordu; sancakta “el-gaza fi-sebilillah” yazıyordu.
İhtiyar ona döndü:
— “Ey Hasan, nice diyarlar geçtin, nice düşmanı dağıttın. Lakin en yüce zaferin, sabırla kazanılandır. Bu dağ seni unutmaz. Dağlar, kendisine sığınanı bağrına basar. Lakin bu sığınak, bir kabre dönüşürse, o zaman sen bir dağ olursun.”
Hasan uyanırken gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte askerlerini topladı. Gökyüzü kırmızıya dönmüş, sanki şehadetin rengini giymişti.
— “Kardeşlerim,” dedi, “Biz bu topraklara bir iz bırakmak için geldik. Adımızı bir mezar taşı değil, bir dağ taşıyacak. Son bir kez, hep birlikte saldıracağız. Amaç kurtulmak değil, ölmeden evvel teslim olmamaktır.”
O gün Hasan Bey, elinde mızrağı, başında miğferiyle dağın eteklerine indi. Ardındaki akıncılarla birlikte Haçlı çemberine saldırdılar. Bir dağdan gelen fırtına gibi estiler. Kalkanlar parçalandı, atlar devrildi, düşman bir anlığına geri çekildi.
Ama sayı fazlaydı, düşman çoktu.
Bir an geldi, Hasan Bey tek başına kaldı. Vücudunda üç ok, sağ omzunda kılıç yarası vardı. Dizlerinin üzerine çöktü. Bir yandan düşman yaklaşırken, bir yandan gözlerini zirveye dikti.
Dağ sessizdi ama yüreklere bir yankı gibi indi Hasan’ın duası:
— “Allah’ım… Adımı, bu dağa yaz. Şehadetimi bir zafer say, soyuma iz, milletime onur eyle…”
Son darbeyi bir Frank şövalyesi indirdi. Hasan Bey, alnı yere değmiş şekilde ruhunu teslim etti.
Sonrasında Onu dağın eteklerine gömdüler. Yanına bir taş diktiler. Üzerine sadece şunu kazıdılar:
“Burada Hasan Bey yatmaktadır.”
Kuşatma sonrası Haçlılar yollarına devam etti. Ama Hasan’ın direnişi öyle bir yankı bıraktı ki, Kapadokya’dan Karaman’a kadar herkes bu dağda şehit olan bu yiğidin hikâyesini anlatmaya başladı. Dağın eski adı yoktu artık. “Hasan’ın dağı” demeye başladılar. Zamanla bu söz sadeleşti:
Kılıçarslan, Hasan’ın şehadetini duyduğunda gözyaşlarını saklamadı. Komutanlarına döndü:
— “Onun adı dağ oldu. Bizim zaferimiz, onun direnişinde gizlidir. Her Haçlı onun adını unutur, ama bu millet unutmaz.”
Kuşatma sona erdiğinde, dağ yine sessizliğe büründü. Lakin bu, ölü bir sessizlik değildi. Dağ, artık bir sır taşıyordu. Bu sır, göğsünde yatan bir yiğidin adını ezelden ebede taşıyacak kudretteydi. Ve o kudretin adı halkın dilindeydi: Hasan.
Haçlılar ilerleyip gittiler. Kudüs'e yürüdüler belki, ama arkalarında bıraktıkları topraklarda binlerce küçük kıyamet koptu. Anadolu halkı, bu acıları kabullene kabullene, yüreğinde direnişi büyüttü. İşte o direnişin adı, bir dağa sığındı.
Kervanlar gelip geçti o dağın eteğinden. Yörükler konakladı yaylalarında. Keçiler, koyunlar otladı yamaçlarında. Ama her biri, dağa bakarken aynı cümleyi söyledi:
— “Şuracıkta, Hasan yatarmış…”
Gönüller, dağın çehresinde bir insan sureti görmeye başladı. Eteklerindeki kayaların arasından çıkan sular, “şehidin gözyaşı” diye adlandırıldı. Her bahar, dağın güney yamaçlarında açan kırmızı çiçekler için “Hasan Bey’in kanından doğdu” dendi.
Köylerde anlatılan masallar değişti. Artık içinde muhakkak bir “Hasan Bey” vardı. O, düşmana pusu kuran bir gölgeydi, sabah ezanıyla birlikte dağdan inip ovada düşmana korku salan bir yiğitti.
Yaşlı bir derviş bir gün şöyle demişti:
— “Kim ki Allah için canını verir, toprağın altına girse de adı gökyüzüne yazılır. Hasan Bey’in adı, yeryüzünün sırtında yaşıyor artık.”
Ve o isim, yavaş yavaş şekillendi.
İlk olarak, civar köylerde dağa “Hasan’ın Dağı” dendi.
Sonra fermanlara, yol tariflerine, seyyahların notlarına “Hasan Dağı” olarak geçti.
En nihayetinde, dağın adı Anadolu haritalarına yazıldı. Sultan I. Kılıçarslan, Hasan Bey’in şehadetini duyduğunda, Konya’nın toprakları onun için daha da ağırlaşmıştı. Atına binip o dağa doğru ilerledi. Yanında Gümüştekin Gazi ve birkaç seçkin akıncı vardı. Dağın eteklerine geldiklerinde herkes atlarından indi.
Dağ bir mezar gibiydi.
Sultan diz çöktü. Bir taşın üzerine bir satır yazdırdı:
“Burada Türk’ün yüreği yatıyor. Adı Hasan, yurdu Anadolu.”
Ardından hafifçe başını kaldırdı:
— “Siz ki bu topraklarda ölecek kadar sadıksınız, bilin ki her kayanın dili, her esen rüzgâr sizi anacaktır.”
O günden sonra Kılıçarslan her sefere çıkarken, Hasan Dağı’na dönüp dua etti. Bu, bir sultanın bir dosta verdiği sözdü.
Hasan Bey’in adı zamanla efsanelere karıştı. Onun gaza arkadaşı, Taylu Danişment Gazi’nin sadık yol arkadaşı olarak, Danişmentname’de Durasan adıyla geçti. Durasan, her ne kadar epik metinlerde yer alsa da, halkın belleğinde Hasan olarak kaldı.
Ve bu anlatılar, sadece geçmişi değil, geleceği de inşa etti.
Yüzyıllar geçti. Krallar, padişahlar, cumhuriyetler geldi geçti. Ama Hasan Dağı, o siyah sırtını gökyüzüne yaslamaya devam etti.
Her taş bir asker, her ağaç, bir bayrak gibiydi. Her kuşun ötüşü, Hasan Bey’in hatırasını dillendiriyordu.
Bugün bile bir çocuk, babasına “Bu dağın adı neden Hasan Dağı?” diye sorsa, cevap uzun bir sessizlik olurdu önce… Ardından anlatılırdı o hikâye:
“Evladım… Vaktiyle bir adam vardı. Kalabalık bir orduya tek başına kafa tutan. Dağa değil, Allah’a sığınan. O öldü, ama adı ölmedi. Bu dağ, onunla dağ oldu. "
Ve böylece Hasan Bey’in şehadeti, sadece bir ölüm değil, bir mirasa dönüştü.
Adı bir dağa yazıldı. Dağ bir halkın hafızası oldu.
Hasan Dağı…
Mehmet Baş
HASAN DAĞI: BİR İSMİN KADERİ
Mehmet BAŞ
Yorumlar