Kanûnî Sultan Süleyman’ın ihtişamlı sarayında herkesin dilinde aynı isim vardı: Matrakçı Nasuh. Kimileri onu zekâsı ve matematikteki maharetiyle över, kimileri ise mürekkep lekelerinin içinden cihanlar yaratan eliyle tanırdı. Ancak Nasuh’un en büyük mahareti, tarihin sessiz gölgelerini tuvale dökmesiydi.
1533 yılında, İran seferi için hazırlıklar yapılırken, Nasuh’a büyük bir vazife verildi. Onun görevi, yalnızca Kanûnî’nin fethettiği toprakları kaydetmek değildi. Ona, bu toprakları yeniden canlandıracak bir gözle bakması gerektiği söylendi. Sultan’ın emriyle, kervanlar ve orduların durakladığı menzillerin resimlerini çizmek, tarih için bir tür harita bırakmak Nasuh’un boynunun borcu oldu. Ancak bu basit bir görev değildi; her çizgi bir hikâyeyi, her renk bir duygu derinliğini taşımak zorundaydı.
İstanbul’dan yola çıkan ordu, uzun bir yolculuğun izlerini taşır. Nasuh’un gözleri ilk durağın minyatürünü çizerken bir ressamın fırçası kadar titrek, bir tarihçinin kalemi kadar kararlıdır. Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn, yalnızca haritaların ötesine geçer; Nasuh, menzilleri birer insan sureti gibi resmeder. Dağların omuzlarına yaslanmış şehirler, vadi boyunca uzanan dereler, kale burçlarının zamana karşı direnişi... Her şey bir hikâye anlatır.
Şehirler ve kasabalar yalnızca taş ve ahşaptan ibaret değildir Nasuh’un gözünde. O, her evde yanan bir kandili, her camide yankılanan bir duayı, hanlarda mola veren yolcuların yorgun nefeslerini fırçasına taşır. “Resmettiğim bir şehir,” der bir keresinde, “insanlarının ruhunu taşımazsa eksik kalır.
Nasuh, Niğde’ye vardığında kalenin ihtişamı karşısında durup nefesini tutar. Sur duvarlarının ardında bir tarih yatmaktadır. Şehrin dar sokakları, taş evler ve her biri hikâyelerle dolu hanlar… Nasuh, Niğde’yi resmederken yalnızca bir şehir planı çizmez. Kalenin bir köşesindeki yaşlı bir ceviz ağacını, taş duvarlarda oynayan gölgeleri, uzaktaki bir çobanın kaval sesini dahi fırçasına taşır.
Bor’a vardığında ise bu küçük kasabanın dinginliği Nasuh’un yüreğine dokunur. Burada doğa ve insan birbiriyle uyum içinde yaşamaktadır. Toprak damlı evler, bereketli tarlalar, meralarda otlayan koyunlar… Nasuh, bu sakin güzelliği resimlerine işlerken adeta kasabanın bir parçası olur.
Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn, yalnızca bir menzilnâme değildir. Nasuh’un eseri, XVI. yüzyıl Osmanlı coğrafyasının canlı bir haritasıdır. Ancak bu harita sadece yolları değil, yolların üzerindeki insanları, şehirleri, doğayı, hatta bu topraklarda yaşayan hayvanları bile içine alır. Nasuh’un resimlerinde, köprüler nehirlerle, hanlar yorgun tüccarlarla, dağlar sessiz çobanlarla hayat bulur.
Onun kullandığı renkler, o dönemin Osmanlı dünyasının zenginliğini yansıtır. Her dağ sırası, her orman ve hatta her hayvan figürü, doğanın bütüncül güzelliğine olan hayranlığı taşır. Nasuh, bir ressam olduğu kadar bir şehir analizcisi olduğunu da kanıtlar. Onun çizdiği şehirler, mimarlık tarihçileri için paha biçilemez bir kaynaktır. İstanbul’un surlarının düzeni, Kayseri’nin kalesi ya da Tebriz’in pazaryerleri, Nasuh’un ellerinde asırlar öncesine dair birer canlı belgeye dönüşür.
Bu kitap, yalnızca bir eserin adı değil, Matrakçı Nasuh’un dünyayı algılama biçimidir. O, tarihin soğuk taşları arasında insanın sıcak dokunuşunu arar. Her fırça darbesi, bir hikâye anlatır; her renk bir duyguyu yansıtır. Onun için sanat, tarihin bir tür devamıdır.
Bugün, bu büyük esere baktığımızda yalnızca bir minyatür kitabı değil, XVI. yüzyılın dünyasına açılan bir pencere görürüz. Matrakçı Nasuh’un çizdiği menzillerde, zamanın dokusu ve mekânın ruhu iç içe geçer. O, bir ressam olduğu kadar bir tarihçidir; bir tarihçi olduğu kadar da bir hikâye anlatıcısı.
Böylece Matrakçı Nasuh, fırçasıyla yalnızca şehirleri değil, bir dönemin ruhunu da ölümsüz kılar. Ve onun bıraktığı bu eşsiz miras, her sayfasında geçmişin yankılarını taşır.
Mehmet Baş
Bir Seyyahın Fırçası: Matrakçı Nasuh Menzilnâme’si ve Niğde
Mehmet BAŞ
Yorumlar