Evet… Yok…
Nice insanlar gördüm, adları yok, sanları yok, insanlıkları yok, haysiyetleri yok, şerefleri yok, onurları yok, edepleri yok! Nice adamlar gördüm, adamlıkları yok! Nice mahluklar gördüm, ahlakları yok, varlıkları yok! Nice hocalar gördüm, anlatacak bilgisi yok, mihrabı yok, sarığı yok, kürsüsü yok! Nice profesörler gördüm, cübbesi yok, okur-yazarlıkları yok, kimlikleri yok, diplomaları yok, kitabı yok, yeri yok, yurdu yok, iz’ânı yok, öğrencisi yok, asistanı yok, nutku yok! Nice okullar gördüm, binası yok, sırası yok, tahtası yok, “yok”u yok!
Nice üniversiteler gördüm, adı yok, sanı yok, ilmi yok, irfanı yok, talebesi yok, listelerde ismi yok! Nice hastanenler gördüm, hastası yok, şifası yok, doktoru yok! Nice riyakâr ve menfaatperest öğrenciler, talebeler gördüm, talebi yok, şevki yok, defteri yok, kalemi yok, ahde vefası yok, hürmeti yok, samimiyeti yok, insafı yok, selamı yok, sabahı yok, onuru yok, edebi yok, hatırası yok!
Nice kafalar gördüm, başları yok, gözleri yok, kulakları yok, akılları yok, insafları yok, beyinleri yok! Nice başlar gördüm, kafaları yok! Nice arkadaşlar gördüm, gerektiklerinde hiçbir zaman hiçbir yerde yok! Nice “DOST”lar gördüm, hiçbir yerde, hiçbir zamanda “yok”ları yok!
“Akrabanın akrabaya, akrep etmez ettiğin!” boşuna mı söylenmişti! Ben de, nice akrabalar gördüm, hiçbir zaman hiçbir yerde “var”ları yok! Menfaatleri için feda edemeyecekleri hiçbir kıymetli şeyi yok, mâzisi yok, muzârisi yok, anası yok, babası yok, kardeşi yok, hayası yok, saygısı yok, kişiliği yok, terbiyesi yok, zarardan başka kârı yok, hayrı yok, köstekten başka desteği yok! Yaralı parmağa işeyecek idrarı yok!
Biliyorum, “çok farklı bir giriş oldu” diye düşünüyorsunuz. Ama, aklımın almadığı canımı sıkan o kadar çok şeye şahit oldum ki bu son zamanlarda, hepsini burada yazabilmem mümkün değil. Yediği kaba tükürenler, pisleyenler, yalakalıkla iş bulanlar, ispiyonculukla kara para sahibi, zengin olanlar, vatanını haysiyetini satanlar... Şöyle bir özetle teğet geçeyim dedim. Yoksa her biri ciltlerce kitap olur.
Lâkin, bilim adamı kimliğimle canımı sıkan ve ülkemiz, insanımız ve üniversitelerimiz açısından istikbale matuf karamsarlığa kapılmama sebep olan bazı hususlar var ki, üzerlerinde durmadan edemeyeceğim.
Bazı hastanelerde(!), adım başı, saçı sakalı birbirine karışmış, yakası paçası yer değiştirmiş, kazma dişli, yılışık, şiş göbekli, kalın enseli, bastı bacak, ayakları terlikli, tırnaklarını kesmeye vakit bulamamış, kirden rengini fark etmekte zorluk çektiğim, sırtındaki gömleğinin düğmelerini çapraz iliklemiş, kot pantolonlu, Deontolojiden bîhaber, kendilerini “doçent”(!) veya “profesör”(!) olarak tanıtan ucûbe doktorlarla(!) karşılaşıyorum. Bu tiplere artık hemen her yerde de rastlamak mümkün ya…
Meraklıyım, serde hocalık var ya, soruyorum, “Mezuniyet hangi Tıp Fakültesinden, ihtisas hangi hocadan, hangi klinikten, üzerinde özellikle çalışılan araştırma ve özellikle aşına olunan ve tecrübe kazanılan konu hangisi, hocan kim, doçentlik nerden, hangi üniversitede kaç yıl kadrolu-kadrosuz doçent ve profesör olarak görev yapılmış, ne kadar kürsü dersi, seminer verilmiş, kaç konferans, kaç yayın var, atıf sayısı, H Faktörü (onlar da ne ki?), kaç talebe, kaç asistan yetiştirilmiş, kaç tez yönetilmiş, profesörlük ne zaman, hangi üniversiteden…” Cevap mı! Yürekler acısı… Şaibeler, birbirini kovalıyor! Vah, vah... Şaibeler, birbirini kovalıyor! Vah, vah...
Unvanımdan utandım, aynı titri kullandığım (uzun yıllardan beri kullanmıyorum ya, çok şükür kullanmamışım!) için kendimi suçladım. Zira, ben hiç, kişilik, şeref ve onurunu akademik titrinden alanlar sınıfına girmedim, şaibeden uzak durdum. Koltuğunun arkasına sığınanlardan, koltuğu ile yükselenlerden(!) olmadım. Kendi omuzlarıyla, kendi ayakları ile, kendi teri ile nefes alanlardan ve kazananlardan oldum.! Hep kolayı, sahte, dalavereli, suflî ve kaypak yolları değil, engebeli, çetrefilli, tuzaklı, namuslu, ahlaklı, erdemli, dürüst, onurlu ve ulvî zor yolları tercih ettim. Asla da pişman olmadım. Çok şükür ki, ana-babam ve hocalarımdan başka hiç kimseye vefa borcum yok!

Nitekim, hiç öğrenci yüzü görmemiş, ders anlatmamış, üniversitede öğretim üyesi olarak hiç çalışmamış, muayenehaneye gitmiş de gitmiş(!), gelmiş de gelmiş(!) devlet hastanelerine… Sonra da cilalı boyalı, allı, şanlı, koltuklardan ve makamlardan şan, şöhret, haysiyyet ve onur bekleyerek, zavallılıklarını telafi etmeye çalışmışlar! Ahbap çavuş, eş-dost, akraba, yandaş, yalaka, yağ-yağdanlık ve çıkar ilişkileri ve ulufe dağıtılır gibi, kılıfına uydurularak ikram edilen akademik unvanlar, payeler, koltuklar, makamlar… Ama hep eziklikleri, aşağılık kompleksleri de fark edilmiyor değil yani. Bir yerlerinden cehaletleri arz-ı endam ediyor!
Mer’î kanunlar, yönetmelikler, tüzükler, kurallar, teammüller, bir bir aklımdan fırtınalar koparırcasına, beynimi sızlatarak, kalbimi acıtarak peş peşe geçiyor. Asistanlık yıllarımı, ihtisas çalışmalarımı, tez hazırlıkları, West Point’deki askeri disipline nal toplatan yurt dışı çalışmalarım, araştırmalarım ve serüvenlerim, makale yazabilmek ve yurtdışı SCI kapsamlı bir dergide yayınlatabilmek için verdiğim efor, gayret, döktüğüm ter, uykusuz gecelerim, sökmeyen şafaklarım, ameliyathanelerdeki saatlerimle ağaran tanın, doğan güneşin bisturimde yansıyan ışıkları…
Hakkı ile, ter dökerek bu unvanları kazananlar… Hızlandırılmış bir sinema şeridi gibi akıyor gönül ekranından. Kahrediyorum haksızlıklara da, göğsümü gererek “iyi ki böyle sahte, onursuz ve uyduruk akademik bir payeye sahip değilim” diye seviniyor, ve “çok iyi yapmışım” diyorum.
Yıllar yılı, uzman, yardımcı doçent ve doçent adaylarını, kılı kırk yararak neden imtihan ettiğimizi, profesör olacakları niçin, ince eleyip sık dokuduğumuzu düşündükçe, kendimi de suçlamıyor değilim(!)
Bu arada, daha önceki dönemlerde, kanunların açıklarını kullanarak, uydur-kaydır yöntem ve hülle yolu ile profesörlük alan bazı tabelacı(!) akademisyenlere(!), “psödofesör, kırofesör, parafesör, zırtofesör ve murofesör(!)...” diye takılıyordum. Bu yukarıda bahsettiklerim, bunlara da rahmet okuttular!
Konu ile mütenasip, “Rubâiyyât-ı Bircis”den bir rubâîmizle makalemizi bağlayalım.
ŞEYTAN ŞAŞAR!
(Fâilâtün, Fâilâtün, Fâilâtün, Fâilün)
Sen tufeyli, müptezel, nankör, edepsiz, hilekar!
Müfteri, pespaye, hain, dalkavuk, hem sahtekar!
Şaklaban, ebleh, mürai, densiz, arsız, soytarı!
Şarlatan, küstah, düzenbaz, şerrine şeytan şaşar!