-Hikaye -
Çamardı, Torosların eteğinde, vadilere yayılmış bir ilçedir. Taş duvarlı evlerin sıralandığı dar sokaklarında, sabah erken saatlerden itibaren yavaş bir hareketlilik başlar. İnsanlar pencerelerini açar, ahırlarından ineklerini çıkarır, taş fırınlardan ekmek kokuları yayılır.
Ancak bu sabah, alışılmış bir gün değildi. Hediye’nin üç yaşındaki oğlu Ömer aniden rahatsızlanmış, ev halkını telaşa sürüklemişti.
Hediye’nin kayınvalidesi Saniye, sabah ezanıyla birlikte evdeki karmaşanın ortasında sinirli bir şekilde gelini azarlıyordu.
“Ben sana demedim mi çocuğu düğüne götürme diye! Esma oradaydı. Onun nazarı kimseyi sağ bırakmaz!”
Hediye, gözleri dolmuş halde Ömer’i battaniyeye sarmış, bir köşeye sinmişti. Kayınvalidesinin sözlerine karşılık veremedi. Saniye daha fazla beklemedi, bastonuna yaslanarak dışarı çıktı. Kadınlar Hediye’nin evinin önünde toplanmaya başlamıştı bile.
“Ne olmuş çocuğa?” diye sordu Zeliha, endişeyle.
Saniye kaşlarını çattı. “Ne olacak, nazar değmiş. Dün düğünde Esma hep Ömer’e bakıyordu. O gözlerle bakınca insanın taşını çatlatır, kuzum!”
Fatma Nine, elinde eski bir tespihle yaklaşarak kadınları susturdu. “Tamam, konuşmayı bırakın da ne yapacağımıza bakalım. Çocuğu böyle bırakacak mıyız? Tütsü yaparız, ardından kurşun dökeriz. Bir de muska yazdırırız hocaya.”
Kadınlar hızla evin içine doluştu. Ömer’i yer yatağına yatırdılar. Zeliha üzerlik tohumlarını bir tavaya koyarken Fatma Nine eski bir bakır kepçede kurşun eritmeye başladı. Tohumların çıtırdamasıyla birlikte odanın içini yoğun bir duman kapladı. Kadınlar hep bir ağızdan Felak ve Nas surelerini okumaya başladılar.
Hediye, Ömer’in başında otururken kendi kendine mırıldandı: “Annem hep derdi, çocukların yüzüne çamur sür ki çirkin görünsün, kimse nazar etmesin diye. Dinlemedim tabii. Şimdi olan oldu.”
Fatma Nine, eriyen kurşunu su dolu bir kaba dikkatlice döktü. Kurşun, suda sertleşirken odada sessizlik hakim oldu. Kadınlar kaptaki şekli dikkatle inceledi. Şekil, gözleri keskin bir yüzü andırıyordu. Fatma Nine derin bir nefes aldı.
“Bu Esma,” dedi kararlı bir sesle. “Onun gözleri de dili de ağır gelir. Bu çocuğun nazarı Esma’dan aldıysa, başka yollarla uğraşmamız gerek.”
Hediye’nin yüzü kireç gibi olmuştu. “Ne yapacağız peki? Gidip konuşmam mı lazım?”
Fatma Nine başını iki yana salladı. “Konuşsan ne olacak? Esma kendine haklı bir neden bulur. Sen çocuğunu korumaya bak. Şimdi bir muska yazdıracağız. Ayrıca bir mavi boncuk bulup Ömer’in kundağına tak. Tarlaya giderken de bir inek kafası bulup bahçenin ortasına dik. Bu işler, niyetleneni caydırır.”
Kadınlar konuşurken Hediye’nin kayınvalidesi Saniye bir köşede durmadan söyleniyordu:“Bütün bunlar yetmez. Hocaya da gidelim. Esma’nın gözü bir kez takılmışsa, bu çocuğu uzun süre bırakmaz.”
O gece, Hediye’nin evinde tütsüler yakıldı, muska yazdırılıp Ömer’in boynuna takıldı. Saniye, ertesi sabah Hediye’yi zorla köy mezarlığının yanındaki dere kenarına götürdü. Orada, eskiden beri nazara karşı şap eritip kötü enerjiyi uzaklaştırma ritüeli yapılırdı. Şap, suya atılırken fokurdamaya başladı. Saniye, suyun başında dualar okuyordu:“Elemtere fiş kem gözlere şiş. Nazar değmesin, nazar kırk bir kere maşallah!” Bir yandan da Esma, köyde kendi evinde oturmuş, diğer kadınların dedikodusundan habersizdi. İşi gücü bırakmış, düğünde takılan altınları düşünüyordu. Esma’nın kötü bakışları, yalnızca istemsiz bir etkiden ibaret değildi. Herkesin güzelini kıskanır, elindekiyle yetinmeyenlere hırsla bakardı. Bu yüzden köyde hep adı geçerdi.Ertesi hafta, Hediye’nin tarlasının ortasına bir sırığa asılmış kurumuş bir inek kafası dikildi. Hediye, her sabah bu kafaya bakıp rahatlıyordu. “Nazardan uzak tutsun,” diye mırıldanıp duruyordu.
Mehmet Baş