Advert
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Giriş Tarihi : 19-01-2021 17:33

SAĞIRA SÖZÜNÜ KÖRE YÜZÜNÜ SÜSLEME YORULURSUN

 

Adamın biri gitmiş Nasreddin Hoca’ya “Yahu hocam bizim ev pek dar, sığamıyoruz bir türlü, ama büyük eve de paramız yetmiyor, ne yapayım?” diye sormuş.
Hoca bu abuk soru karşısında ne desin, kafasını karıştırmış biraz, düşünür gibi yapmış sonra da “Senin tavukların vardı değil mi?” diye sormuş.
Adam “var” deyince “İyi o zaman, şimdi onları da eve al” demiş.
Aradan biraz zaman geçmiş, adam yine gelmiş hocanın karşısına “Hocam ev iyice daraldı, şimdi ne yapayım?” diye sormuş. Hoca da “Senin kazların da vardı, onları da eve al” diye akıl vermiş.
Bir süre sonra adam yine Hoca’nın kapısında. “Olmuyor be hocam, eve hiç sığamıyoruz şimdi” deyince “Merak etme, iki koyunun vardı diye biliyorum, onları da eve sok” demiş.
Adam hoca ne derse yapıyor.
Aradan biraz daha zaman geçmiş. Adam çıkmış Hoca’nın karşısına yine “Sorun bitmiyor Hocam, bana başka akıl” demiş. Hoca da “Sen inekle öküzünü de eve bir sok bakalım” demiş adama.
Üç gün sonra adam yana yakıla Hoca’nın kapısına dayanmış. “Aman Hocam, ne desen olmuyor. Artık evin içinde yürüyemez, yatağımıza yatamaz olduk. Ne oldu senin akıllarına” diye serzenişte bulununca Hoca “Tamam, tamam” diye itelemiş adamı.
Şimdi bu geceyi de geçir, yarın sabah erkenden tavukları da kazları da koyunları da inekle öküzü de çıkar evden.”
Adam ertesi gün elinde bir tepsi baklava ile gelmiş Hoca’nın karşısına, “Ey Hocam” diye başlamış; “Sen büyük adamsın, sen ne büyük âlimsin, sen büyük bilgesin. Meğer benim evim ne kadar ferahmış da haberim yok. Allah seni başımızdan eksik etmesin.”
Gülümseten ama ahvalimizi anlatan bu nükte ile Nasreddin Hoca’mıza rahmet okuyarak başlamak istedim bugünkü yazıma.
Zira hep andığım gibi toplum olarak öyle bir hal aldık ki “doğruyu kendi tekelimize alarak” hemen her ferdimize hızla bulaşan bir ‘idrak yolları enfeksiyonu’ ile ufacık bir yanlışı eleştireni “hain”, bir tehlikeyi dillendireni “fetbaz”, kendimiz gibi düşünmeyeni veya bizim doğrularımızla hareket etmeyeni “işe yaramaz” addederek ve ‘diğeri’nin iyiliğini, kurtuluşunu bize benzemesi şartına bağlayarak ötekileştiriyoruz.
Hepimiz değilse bile toplumun azımsanmayacak kadar büyük bir kesimi sorunları başkası üretiyor biz de o sorunların mağduruymuşuz gibi düşünüyor ve ona göre hareket ediyoruz.
Fiili değil faili merkeze alan bakışlarımıza sadece duyduklarımızı tercüman kılarak; ilkeler yerine ilişkileri önemseyerek, ne söylediğimizden ziyade neden söylediğimiz ve en önemlisi de hangi tarafa söylediğimiz odak noktası haline geldi. “Duygu”su bizi tatmin ettiği için “bilgi”sini sorgulamıyoruz bile.
“Benden olan, benim gibi düşünen, istediğim gibi davranan kötü olsa bile iyidir; benden olmayan, benim gibi düşünmeyen, istediğim gibi davranmayan iyi olsa bile kötüdür” anlayışı üzerine bina ettiğimiz fikir dünyamız; bizden olan kötüleri bile bizden uzaklaştırırken, bizden olmayanları da bize iyice düşman edip hasım haline getirdi. Kısacası manayı ve hikmeti aramak yerine imajlarla yetinen, hipnotik sözcüklerle duygulanıp sloganik cümlelerle düşünen bir toplum haline geldik.

Peki neden?

Kabul etmek gerekir ki, anlamların oluşmasında ve olayların yorumlanmasında “niyet” ve “amaç” unsurları kadar yaşanan olayla ilgili “ön kabul” ve “ön fikirler” de oldukça etkindir. Haliyle ön fikir veya kabullerden kurtulmak yerine onların bilincinde olmak, anlam inşasının tam, doğru ve yerinde olabilmesi için başlı başına bir gerekliliktir. Aksi takdirde içeriği veya gerekçesini fark edemediğimiz her türlü ön fikir veya kabulün esiri olur ve dinlediğimiz, okuduğumuz, gördüğümüz metin ve olayları işimize yarayıp yaramamasına bağlı olarak “doğru-yanlış” veya “iyi-kötü” değerlendirmelerine tabi tutarız. Tabi burada kurulması muhtemel duygusal bağı da atlamamak gerekiyor.
Bu noktada amaç-araç ilişkisi devreye girer; amaç ile araç yer değiştirdiği zaman da çıkılan yolun, ortaya konan amacın, sarf edilen emeğin hedefinden saptığını görürüz.
Örneğin hadis ilmiyle iştigal eden bir hadis profesörünün hadislerin şuur ve ahlaki açıdan oluşturması gereken inşa yönüne duyarsızlaşıp ilgilenmiş olduğu akademik sahanın “bilgi malzemesi” sanması, bu nebevi soluğu anlamasına ve “hikmet” mertebesinde kavrayarak hayatına uygulamasına engel olur. Böylesi bir idrak yoksunluğu ise Alemlere rahmet olana hürmet etmek isterken bile O’nu hidayetin rehberi olarak değil adeta “hadis ilminin kurucusu” olarak yüceltmek gibi bir yanılgıyla düşürür.
Ya da böylesi bir algıyla hareket eden bir mide uzmanı bir doktor düşünün. Mide sorunu olan bir hastanın bu sorununu gidermeye çalışırken vereceği ilaçların onun başka herhangi bir organına vereceği zararla ilgilenmez. Çünkü kendisine gelen kişi onun için “insan” değil” sadece“mide”dir.
Hemen her sahaya baktığınızda artık kangren halini alan bu idrak yetimliği ile inancın közüne davranışlarla üflenmediği için kötülüğe ‘hizmet’in onursuz köprüsü kuruluyor.
Ne istediğini bilmeden ardına durulan safların da, kimin yanında olduğunu bilmeden yürünen yolların da; dillerimizde “adalet, hakikat, merhamet” gibi ulvi söylemler olsa dahi güce ve güçlüye olan meylimizin de; bazen güçlü olduğu için sevdiklerimiz, bazen de sevdiklerimizi ısrarla her konuda güçlü ve yenilmez görmek istememiz nedeniyle zorbalıkta adalet, zulümde hak aramamızın da; şehitlerinin başlarını vererek kaldırdıkları bu mümbit coğrafyanın izzetini ve şerefini yok etmeye çalışan, küçücük hırslarının ardında yitip giden kayıp zamanların insanlarının değirmenine su taşımamızın da kanımca yegâne sebebi bu olsa gerek.
Malumunuz ülke çapında belki de şu ana kadar görülmemiş bir iştiyak ve azimle hem de gerek devlet gerek özel hiçbir kurum veya kuruluştan tek kuruş destek almadan daha doğrusu alamadan sürdürdüğümüz bir mücadele var yurt çapında. Şu ana kadar 21 İl,196 ilçe ve 2096 kurumu geride bıraktığımız bu mücadelede il il ilçe ilçe okul okul dolaşıp gençlerimizi yeniden milli ve manevi dinamikler etrafında kenetlemeyi, bu dünyaya gönderiliş amacını hatırlatmayı, sahip olmanın değil şahit olmanın luzümiyetini ve en önemlisi de yaşadığı çağa olan borcunu hatırlatmaya çalıştık pandemi öncesi süreçte ve şu anda da bunu yürek terimiz kitapları gençlere ücretsiz ulaştırma çabasıyla bu gayretimize devam ediyoruz.
Bu çaba, doğal olarak her bir metrekaresi buram buram zenginlik kokan güzelim ülkemizde ufkumuzu genişletiyor; karşılaştığımız her yeni insan dimağımıza birşeyler katıyor ve gençlerin yaşam hikayelerine şahitlik ettikçe de bir kalemşör olarak yeni donelere ulaşmanın heyecanı beni tüm iliklerime kadar sarmalıyor.
Ama gördüğünüz, duyduğunuz ve şahit olduğunuz hikayelerde “insan” olmanın getirdiği mesuliyeti yerine getiremediğiniz zaman yetememenin, uzanamamamın ve en önemlisi de yaralara merhem olamamanın ezikliğiyle sol tarafınız kanıyor.

Zira an geliyor başta okul müdürü tüm öğretmenlerinin hem fikir olduğu gelecek vaad eden ama maddi imkanlardan yoksun gencecik bir evladımızın gözlerinin içindeki ışığa şahit oluyor; an geliyor özel eğitime muhtaç engelli bir gencimizin sessiz çığlığına avaz olmak istiyor; an geliyor tüm hayali bir müzik aleti olan gencimizin umudunu yeşertmek için yüreğiniz kanatlanıyor; an geliyor küçücük yüreğiyle tüm dünyayı kucaklamak isteyen bir gencin sesini duyurmak konusunda çabalıyor ama yetemiyoruz.
Bu kez bu şehadeti dillendirmeye çalışıyor, insanlara duyurma gayretine soyunuyorsunuz ama ülkemiz gibi coğrafyalarda bürokrasi engelini aşabilmek, yetkililere ulaşabilmek, ulaştığınız anda birkaç dakika içinde derdinizi anlatabilmek bazen cidden aşılamaz hale geliyor. Resmi kurumların dışındaki özel sektör ise popülizm kokan birkaç istisna dışında hep andığım gibi kendisine benzemeyenin körü, kendine hizmet etmeyenin sağırı maalesef.
Peki kadifeden sessizliklerle bu kumdan kaleler nasıl büyüdü ve biz suskunluklarımız, sağırlıklarımız, körlüklerimizle hakikatleri karanlığa neden peşkeş çektik?

Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU

Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU

DİĞER YAZILARI DERDİNDEN KAÇANIN DERMANI OLUR MU? 16-02-2021 09:19 KİŞİSEL VİTRİNLERİMİZ 02-02-2021 09:27 SAĞIRA SÖZÜNÜ KÖRE YÜZÜNÜ SÜSLEME YORULURSUN 19-01-2021 17:33 OKU 29-10-2019 12:24 EĞİTİMDE “ORTAK AKIL” ZORUNLULUĞU 20-10-2019 12:34 EĞİTİME OLAN İNANÇ 10-10-2019 17:56 NİĞDE MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜMÜZDEN CEVAP BEKLİYORUM! 02-10-2019 20:23 ASIL DEPREM OKULLARDA 29-09-2019 22:33 SÜNGER 22-09-2019 03:39 MERHAMET ACIMAK DEĞİL ACITMAMAKTIR. 15-09-2019 16:15 HZ İNSAN 07-09-2019 17:37 NOSTALJİ KIRILMASI 30-08-2019 17:18 AH ŞU SEVGİSİZLİĞİMİZ 24-08-2019 21:12 LİYAKAT Mİ SADAKAT Mİ? 15-08-2019 22:19 KAVURMA ŞENLİĞİ 02-08-2019 12:24 NEFSİN DEĞİL NEFESİN 26-07-2019 20:43 DOĞRU OKUYAMADIK! 18-07-2019 23:04 YÜREK ÜLKESİ 13-07-2019 15:22 ÖTEKİ 04-07-2019 20:21 ÖMRÜMÜN BESMELESİ 29-06-2019 15:04 HİRA'SINA HAPSEDİLEN MUHAMMEDİ SEVDA 22-06-2019 10:09 TAKDİRLİK KARNELER Mİ KARAKTERLER Mİ? 14-06-2019 07:27 KÜLFETSİZ NİMET OLMAZ 08-06-2019 20:07 ELENEN ÖĞRENCİ DEĞİL SİSTEMİN KENDİSİDİR 30-05-2019 21:36 HER İMKÂN İMTİHANDIR 23-05-2019 19:31 “HERŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK” MI? 16-05-2019 14:50 RUHUN SECDESİ RAMAZAN 13-05-2019 17:44 ÇAĞIN ŞİFRELERİ 10-05-2019 11:04 “ADEM”LİKTEN “ADAM”LIĞA… 01-05-2019 07:16 İNSAN İNSANA EMANETTİR 20-04-2019 07:17 YERYÜZÜNÜN HAKKINI VERMEDEN GÖKYÜZÜNE EL AÇMAK! 18-04-2019 07:15 KALBİMİZİN TERAZİSİ BOZULDU ! 08-04-2019 08:34 Abdestsiz Gönüllerimizle Ancak Bu Kadar 02-04-2019 08:28 “O” BİLE “BİLMİYORUM” DEMİŞTİ 26-03-2019 06:27 GÜVEN ADASI OLABİLMEK! 19-03-2019 07:42 HAKİKAT KİMİN ZİMMETİNDE… 08-03-2019 07:34 ''ÖZ'' ÜNÜZ NE KADAR ''GÜR'' SE, O KADAR ''ÖZGÜR'' SÜNÜZ 25-02-2019 09:45 KÖKSÜZ AĞAÇ MEYVE VERMEZ 19-02-2019 07:15 "EĞİTİM" Mİ "ÖĞÜTÜM" MÜ? 11-02-2019 07:07
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
İL GENELİ COVİD TARAMASI 3
ANKET OYLAMA TÜMÜ
GÜNÜN KARİKATÜRÜ
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA