Dîvânu Lugâti’t-Türk'ün sadakası

Abone Ol

Bazı eserler vardır ki, onları bulmak, korumak ve gelecek nesillere aktarmak, yalnızca bir ilim uğraşı değil, aynı zamanda bir vicdan meselesidir. Dîvânu Lugâti’t-Türk de işte böyle bir eserdir. O, yalnızca kelimelerin toplandığı bir kitap değil, Türk milletinin tarihini, ruhunu ve kimliğini asırlara mühürleyen bir mirastır. Onu bulan eller, ona dokunan gözler, onun sayfalarında gecelerini tüketen zihinler bilir ki, bu emek bir karşılık beklenerek verilmez.
O gün, Ali Emîrî Efendi’ye üç yüz altın lira getiren memurun yüzünde hafif bir çekingenlik vardı. Belki de o da biliyordu, bu paranın geri döneceğini… Talât Paşa, büyük bir incelik göstererek, eserin gün yüzüne çıkmasındaki emeği takdir etmek istemişti. Kendi eliyle yazdığı bir notta, “Zât-ı âlinize küçük bir mükâfat olarak üç yüz lira gönderdim, lütfen kabul buyurmanızı rica ederim,” diyordu.
Ancak bazı mükâfatlar, aslında bir sınavdır. Ali Emîrî Efendi, elindeki paraya baktı. O altınlar, bir ömrün adanmışlığına değer miydi? O sayfalar için gecelerce uykusuz kalmış, gözleri satırların arasında yorulmuş, kalbi heyecanla çarpmıştı. Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü keşfettiği an yaşadığı mutluluk, hiçbir maddi karşılıkla değişilemezdi. Çünkü bu, yalnızca bir kitap değil, bin yıllık bir milletin sesi, nefesi, kimliği idi.
Bir an bile tereddüt etmeden kalemini aldı ve Paşa’ya bir mektup yazdı: “Lütfunuza, kadirşinaslığınıza teşekkür ederim, fakat parayı kabul edemem. Çünkü vatani, millî bir ufacık hizmet mukabilinde para almış olacağım. Bu ise vicdanıma ağır gelen bir şeydir. Bundan dolayı size teşekkür ile beraber parayı iade ediyorum. Siz bu parayı yardıma muhtaç olan birkaç namuslu aileye dağıtırsanız ben size müteşekkir kalacağım gibi, Cenâb-ı Hak da memnun olur. Bu sadakanın adı da Dîvânu Lugâti’t-Türk sadakası olsun.”
Çünkü bu kitap, bir ticaretin değil, bir fedakârlığın eseri olmalıydı. Milletinin dilini, kültürünü, tarihini yaşatma uğruna gösterilen bir sadakat, altınlarla ölçülemezdi. O gün, Ali Emîrî Efendi yalnızca parayı reddetmedi; bir kitabın ruhunu, bir milletin onurunu, ilmin haysiyetini de korudu. Bu tavrın aynısını sonrasında Mehmet Akif'in İstiklal Marşı'nın ödülünü almamasında ve Sezai Karakoç'un Kültür Sanat Büyük ödülünün parasını almamasında da görebiliyoruz. Gerçekten büyük ruhlar tarihin her döneminde para karşısında dik durmayı başarmışlar.
Ve bugün bizler, Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü her açtığımızda, yalnızca kelimeleri değil, o kelimelerin ardındaki bu büyük sadakati ve bu onurlu duruşu okuyoruz. Çünkü bazı miraslar, ancak yürekle taşınır, ancak vefayla yaşatılır.
Mehmet Baş

{ "vars" : { "gtag_id": "G-815M9GDBNG", "config" : { "G-815M9GDBNG": { "groups": "default" } } } }