Derbent Mezarlığı'ndan Geçerken

Abone Ol

Evim, Niğde’de Derbent Mezarlığı’nın hemen yanı başında sayılır. Sabahın erken saatlerinde ya da akşamüstü gökyüzünün kızıla boyandığı vakitlerde, bazen mezarlığın içinden geçerim. Ebedi bir suskunluğun hüküm sürdüğü o yerde, her adımımda toprağın altına gizlenmiş binlerce canın nefesini duyar gibi olurum. Her ne kadar geleneğimizde “mezar taşı okumak hafızayı zayıflatır” deseler de, gözümün takıldığı çoğu taşı okurum. Çünkü mezar taşları, sadece bir taş parçası değil; insan ömrünün son satırlarıdır. Her biri, bir yarım kalmışlık taşır.
Hayatın her alanında kendini belli eden sosyoekonomik fark, mezarlıklarda bile gizlenemez. Kiminin mezarı mermerden bir saray gibidir, kimi ise birkaç taşla çevrilmiş, toprağa karışmış hâlde yatar. Kiminde aile mezarlığı yazısı altın harflerle kazınmıştır; kiminde ise kırık mermer taşına yazılmış bir isim kalmıştır. Fakat bütün bu farklılıklara rağmen, ölümün karşısında herkes eşitlenmiştir. Çünkü ölüm, matematikteki sıfır gibidir; neyle çarparsan çarp, sonuç yine sıfırdır. Zenginle fakiri, güzelle çirkini, güçlüyle güçsüzü aynı hizaya çeker.
Bu kapıdan geçerken ne makam kalır, ne şöhret, ne de servet… Hepsi birer gölge gibi toprağa düşer. Hayatta “ben ben” diye ortalarda gezenlerin bile adı, birkaç yıl sonra taşların üzerindeki solgun bir harf yığınına dönüşür.
Bir gün yine Derbent Mezarlığı’nda gezinirken, Menderes döneminin bir bakanının mezarının önünde durdum. Ne özel kalemi, ne koruması, ne de randevusu vardı. Sadece bir mezar taşı ve altında toprak olmuş bir insan… O taşın önünde düşünmeden edemedim: Dün etrafına girmeye cesaret edilemeyen adam, bugün bir avuç toprak olmuş. “Küçük dağları ben yarattım” edasıyla dolaşanlara ibret olacak bir manzaraydı doğrusu.
Biraz ileride, Türkiye’nin en zenginlerinden olan iki kardeşin dedesinin mezarı var. Mermerleri beyaz, yazıları oymalı… Ama hemen aşağıda, eski bir köşede “Hamal Ahmet Ağa” yazan basit bir taş duruyor. Birinin torunları hâlâ holding yönetiyor, diğerinin adı çoktan unutulmuş. Ama ölüm, o büyük denge terazisinde ikisini de aynı kefeye koymuş. O an içimden “ölüm, en adil yargıçtır” dedim.
Yolun biraz ilerisinde bir başka mezar… Taşına işlenmiş bir kadın ismi: güzelliğiyle, asaletiyle bir döneme damga vurmuş. Ama o naif beden şimdi toprağın altında, sessiz ve solgun. O taşın önünde durunca insan anlıyor ki, güzellik dediğimiz şey, bir emanetten ibaretmiş. Ten solar, göz rengi uçar, saç telinin ışıltısı söner. Emanet alınan her şey, günü geldiğinde sahibine iade edilir.
Mezarlıktan ayrıldığımda, bir an için içimde köpüren denizler duruldu . Hayatın bütün telaşı, bütün öfkesi, bütün kavgası anlamını yitirdi. “Dünya,” dedim kendi kendime, “değmiyor gerçekten can sıkmaya.”
Ne için bu yarış, bu hırs, bu kıskançlık?
Sonunda hepimizin yolu aynı kapıdan geçmiyor mu?
Belki de insanın en büyük hatası, öleceğini bile bile ölümsüzmüş gibi yaşaması. Her mezar taşı bir uyarı levhası gibi: “Dikkat et, yolun sonu buraya çıkar.”
O an anladım ki, mezarlıklar yalnız ölülerin değil, dirilerin de aynasıdır. Kim olduğumuzu, neleri boş yere büyüttüğümüzü, neyi anlamadan yaşadığımızı gösteriyor bize.
Evet, hayat, bir mezarlığa doğru yürüyüştür; kimisi koşarcasına gider, kimisi ağır ağır… ama varılan yer hep aynıdır.
Belki de huzur, bu gerçeği kabul etmekte saklıdır.
Ölüm varsa, can sıkmaya gerek yok.
Yaşamak, sadece hazırlık…
Ve her bir adım, toprağa doğru bir vedadır aslında.
Mehmet Baş

{ "vars" : { "gtag_id": "G-815M9GDBNG", "config" : { "G-815M9GDBNG": { "groups": "default" } } } }