Bir Dervişin Seyri: Ahmet Kuddûsî’nin hikâyesi

Abone Ol

Niğde’nin Bor ilçesinde, Rebîülevvel ayının bir sabahı, 1769’un temmuz sıcağına inat, serin bir rüzgâr doğdu. Bu rüzgârın getirdiği nefes, Maraş’tan göçmüş bir Nakşibendî şeyhi olan Hacı İbrahim Efendi’nin evinde yankı buldu. O gün dünyaya gelen çocuk, asırlar boyu dilden dile anlatılacak bir hikâyenin ilk kelimesiydi. Adı Ahmed konuldu, gönüller onu “Kuddûsî” diye çağıracaktı.
Ahmed, çocukluk yıllarını babasının dizinin dibinde geçirdi. Sözlerin ve mânânın iç içe geçtiği o evde, ilmin ve irfanın kucağında büyüdü. Ne var ki, hayatın onu zorlu bir sınav beklediğini henüz bilmiyordu. Babasının vefatı, genç Ahmed’i ilk kez kendiyle baş başa bıraktı. Artık yolu yalnız yürümesi gerekiyordu. Yüreğinde derin bir özlemle Bor’u terk etti, Anadolu’nun sokaklarına karıştı. Turhal’ın yeşil bağlarında, Erzincan’ın dağlarında, Kayseri’nin taş sokaklarında dolaştı. Meşâyihin huzuruna varıp diz çökerek hikmet aradı.
Bu yolculuk, onu uzak diyarlara taşıdı. Şam’ın dar sokaklarında, Mısır’ın geniş çöllerinde aradığı aşkı bulmak umuduyla yürüdü. Mekke’ye vardığında, Kâbe’nin etrafında dönen yüzlerce gönülle birlikte o da döndü, döndü… On yedi yılını Hicaz topraklarında geçirdi. Ama gönlündeki ateş dinmedi. Ona verilen mânevî işaret, “Anadolu’ya dön ve evlen” diyordu.
Kuddûsî, bu işareti bir çağrı bildi. Yurduna döndü, hem gönül hem kelime ile çoğaldı. On altı evlilik yaptı, yirmi altı evlat sahibi oldu. Bu, bir derviş için sıradışı bir hayat hikâyesiydi. İnsanların dillerine düştü, kimi onu anlamaktan uzak, kimi hayran bir sessizlikle izledi. Ama o, ne dillerden gelen yaraya aldırdı, ne de gözlerden gelen hayranlığa.
1810 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, Balkan cephesinde yürekle mücadele etti. Barutun ve kılıcın kokusunu unutmadan Şumnu’ya çekildi, sonra yeniden kutsal topraklara döndü. Bor’a vardığında, artık zâviyesinde huzura ermiş bir rehberdi. Müridlerine hem aşkın hem aklın yolunu gösterdi. Ama yüreğinde bir rahatsızlık vardı. Nakşibendiyye tarikatında bulamadığı esneklik, onu Kādiriyye’nin kapısına götürdü. Burada kalbine daha geniş bir huzur yerleşti.
“Ben hem Halvetî, hem Celvetî, hem Kādirî, hem de Nakşîyim,” diyordu. Bu söz, onun tasavvufun ayrıştırıcı değil, birleştirici özüne olan inancını anlatıyordu. Zikri ve tevhit kelimesini öylesine çok önemserdi ki, bu yolda her adım atanı kendine yakın görürdü.;
Ama insanlar anlamadığı şeyden korkar. Kuddûsî de, çevresindekilerin korkularıyla yüzleşmek zorunda kaldı. Suçlandı, işkence gördü. On üç yıl boyunca zâviyesinden dışarı çıkmadı. Yine de ne kelimeleri tükendi ne de gönlündeki inanç. Şiirleri, dervişane bir samimiyetle yazılmış nasihatleri, çevresinde yankı bulmaya devam etti. Gönül aynasını temizlemek isteyen her kişi, onun dizeleriyle aydınlandı.
1849’da, Bor’daki evinde son nefesini verdiğinde, hâlâ bir dervişti. Onun kefeni, gösterişsiz Niğde bezinden ibaretti. Ama bıraktığı iz, bir ömür boyunca attığı her adımda filizlenen bir ilham ağacıydı. Kuddûsî’nin şiirleri, divanları ve risâleleri; zamanın tozlarını üfleyip yeni gönüllere dokunan bir nefes olmaya devam ediyor.
Onun hikâyesi, bir arayışın, aşkın, sabrın ve hakikatin yolculuğudur.
Mehmet Baş

{ "vars" : { "gtag_id": "G-815M9GDBNG", "config" : { "G-815M9GDBNG": { "groups": "default" } } } }